Ana sayfa KONUK YAZAR CAMİ VE İLİM

CAMİ VE İLİM

128
0

Mescidler ve Camiler, Peygamberimiz (s.a.v.) döneminden itibaren ilimle uğraşılan yerler olmuştur. Bununla beraber, islam tarihine baktığımız zaman mescidler ilk zamanlarda devletin yönetildiği, önemli karaların alındığı misafir heyetlerin karşılandığı yerler olarak toplum hayatının önemli merkezi haline gelmiştir. Ancak bunlardan en dikkate değer olanımescidler ve camiler Peygamberimiz döneminden başlayıp uzun yıllar ilim merkezleri vazifeside görmüşlerdir.Şüphesiz bunun en önemli örneği de Suffe ehli denilen Ashab-ı Suffe olmuştur.

İslam Dini akla ve ilme önem veren bir dindir. Dolayısıyla islamın ilk yıllarından itibaren Peygamberimiz okuma yazmayı, Medine döneminde de il mi ve ilmi faaliyetleri övüp teşvik etmiştir.

Bu noktadan hareketle Cami ve Mescidler, Ashabı Suffe ve İlim kavramları üzerinde durup, Cami ve ilim konusunu değerlendirebiliriz.

 Arapça cem‘ kökünden türeyen, “toplayan, bir araya getiren” anlamındaki câmi‘ kelimesi, başlangıçta sadece cuma namazı kılınan büyük mescidler için kullanılan el-mescidü’l-câmi‘ (cemaati toplayan mescid) tamlamasının kısaltılmış şeklidir. “el-Mescidü’l-câmi‘” tabiri, Taberânî’nin bir rivayetine göre bizzat Hz. Peygamber tarafından kullanılmıştır (el-Muʿcemü’l-evsaṭ, I, 143). Ancak hadisin râvilerinden birinin tenkit edilmiş olmasını (Mecmaʿu’z-zevâʾid, II, 46) göz önüne alarak bu rivayeti ihtiyatla karşılamak gerekir. Bununla beraber bazı hadis senedlerinde geçen ifadelerden, bu tabirin tâbiîn döneminde kesin olarak kullanıldığını söylemek mümkündür.

Ebû Ömer el-Kindî’nin el-Vülâtve’l-ḳuḍât’ında kadıların mescidlerdekikazâî faaliyetlerinden bahsedilirken “el-mescidü’l-câmi‘” tabirine yer verildiği halde zeylinde zaman zaman sadece “el-câmi‘” ifadesinin geçmesi, hicrî IV. (X.) yüzyılın başlarında “cami” kelimesinin tek başına kullanılmaya başlandığını göstermektedir.

Daha sonra, içinde cuma namazı kılınan ve hatibin hutbe okuması için minber bulunan mescidler cami, minberi bulunmayan yani cuma namazı kılınmayan küçük mâbedler ise sadece mescid olarak anılır olmuştur.

Mescid, Arapça’da “eğilmek, tevazu ile alnı yere koymak” mânasına gelen sücûd kökünden “secde edilen yer” anlamında bir mekân ismidir. Secde namazın rükünleri içinde en önemlisi, Kur’an’a göre insanın daha ilk yaratılışında şahit olduğu bir hürmet ifadesidir (el-Bakara 2/34). Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre kulun Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır (Nesâî, “Taṭbîḳ”, 78).

Hz. Peygamber Kubâ’dan Medine’ye doğru giderken yanlarından geçtiği kişiler kendisini davet ettiler. Ancak Resûl-i Ekrem devesinin serbest bırakılmasını istedi ve mescidin yapılacağı yerin tesbitini kastederek onun görevli olduğunu söyledi. Deve Mâlik b. Neccâr’ların evlerinin önünde bir düzlükte çöktü. Hz. Peygamber bu yeri Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetimden satın alarak Mescid-i Nebevî’yi yaptırdı (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 45). Bu mescidin temeli de Kubâ’da olduğu gibi bir nevi merasimle atılmış ve Hz. Peygamber inşaatta bizzat çalışmıştır. Mescid-i Nebevî’nin ilk ölçüleri 100 × 100 zirâ idi. İlk yapının 60 × 70 zirâ ebadında olduğu ve sonradan genişletildiği de rivayet edilir. Daha Hz. Peygamber’in hayatında 200 × 200 zirâa (yaklaşık 90 × 90 m.) ulaştığı rivayeti ise doğru değildir (Semhûdî, I, 242). Mescidin arka kısmında fakir sahâbîlerin barınması için Suffe adıyla bir yer ayrılmış, doğu duvarı boyunca Hz. Peygamber ve ailesine ait zamanla sayıları dokuza çıkan odalar inşa edilmiştir. Yedi ay kadar süren inşaat sırasında Hz. Peygamber EbûEyyûb el-Ensârî’nin evinde misafir kalmıştır.

Sözlükte “gölgelik” anlamına gelen suffe, Mescid-i Nebevî’nin giriş kısmında Medine’de evleri ve kalabilecek yakınları olmayan sahâbîlerin barınması için yapılan mekânın adı olmuştur. Burada kalan ve çoğunluğunu muhacirlerden oluşan topluluğa “ashâbü’s-Suffe / ashâb-ı Suffe” veya “ehlü’s-Suffe / ehl-i Suffe” denilmiştir. Ashâb-ı Suffe, ihtiyaçları Resûl-i Ekrem ve zengin sahâbîler tarafından karşılandığı için “adyâfü’l-İslâm” (müslümanların misafirleri), çeşitli kabilelere mensup olmaları dolayısıyla “evfâd” diye de isimlendirilmiştir.

Hz. Peygamber, Medine’ye hicretinin ardından Mescid-i Nebevî’yi inşa ettirirken ailesine ait odaların yanı sıra mescidin güney tarafına düşen giriş kısmında kimsesiz fakir sahâbîlerin barınması için bir gölgelik yaptırdı. Kâbe’nin kıble olmasıyla birlikte bu gölgelik mescidin kuzeyine alındı, daha sonra genişletilen Mescid-i Nebevî’yedahil edildi. Gerek Mekke muhacirlerinden gerekse daha sonra İslâm’ı kabul edip Medine’ye hicret edenlerden yoksul, bekâr ve yakını bulunmayan sahâbîler burada kalıyordu. Ayrıca ensardan ve Abdullah b. Ömer gibi evleri olan muhacirlerden bazılarının Suffe ehline imrenerek onlarla birlikte kaldıkları ve onlardan sayıldıkları bilinmektedir (Buhârî, “Ṣalât”, 58; Nesâî, “Mesâcid”, 29). Yeni katılanlar veya evlenip ayrılanlar olduğu için ashâb-ı Suffe’nin sayısı sürekli değişiyordu. Kaynaklarda Suffe’nin mekân olarak genişliği tam olarak bildirilmemiş olsa da burada aynı anda yetmiş kişinin kaldığına dair rivayetler bu konuda bir fikir vermektedir. Çeşitli zamanlarda kalanların toplam sayısının 400’e ulaştığı ifade edilmektedir. Medine’ye gelip orada bir tanıdığı bulunmayanlar ve Medine’ye gelen heyetler de genellikle Suffe’de ağırlanırdı. Dolayısıyla heyetler çoğaldıkça burada kalanların sayısı da artıyordu. Hatta bir defasında Temîm kabilesinden seksen kişinin Suffe’de misafir edildiği zikredilmektedir (Müsned, III, 371).

Suffe, ashâb-ı Suffe’nin vakitlerini Resûlullah’ı dinleyip ondan İslâm’ın esaslarını öğrenerek geçirmeleri dolayısıyla kısa zamanda bir eğitim kurumu haline geldi. Zaman zaman Kur’an’ın nüzûlüne şahit olan Suffe ehli, Hz. Peygamber’e sorular sorarak birçok meselenin aydınlanmasına vesile olurdu (Buhârî, “Ṣalât”, 84). Ashâb-ı Suffe’nin eğitim ve öğretim işleriyle bizzat ilgilenen Resûl-i Ekrem Suffe’de dersler veriyordu. Ayrıca onlara yazı yazmayı ve Kur’an okumayı öğretmek üzere Ubâde b. Sâmit gibi hocalar tayin etmişti. EbûHüreyre, diğer sahâbîlerin neden kendisi kadar hadis rivayet etmediklerini soranlara muhacirler çarşıda ticaretle, ensar da malları ve mülkleriyle meşgulken ehl-i Suffe’den biri olarak Resûlullah’ın yanından ayrılmadığını, diğer sahâbîlerin bulunmadığı meclislere katılıp onların duymadığı hadisleri duyup ezberlediğini söylemiştir (Buhârî, “Büyûʿ”, 1). Onlar dinledikleri hadisleri diğer sahâbîlere de naklederek ilmin yayılmasına önemli katkıda bulunuyordu. Hadislerdeki birçok sened silsilesinin birinci halkasını ehl-i Suffe’ye mensup isimlerin teşkil etmesi bunun bir delilidir.

Ehl-i Suffe özellikle İslâm’ı tebliğ için ihtiyaç duyulan yerlere gönderiliyordu.

Suffe ehlinin İslâmî ilimlerin gelişmesine doğrudan etkisi olmuştur. Başta EbûHüreyre olmak üzere çok hadis rivayet eden sahâbîlerehl-i Suffe’dendir. İslâm hukuku alanında ortaya çıkan ehl-i hadîs ve ehl-i re’y ekollerinin ilk temsilcileri kabul edilen Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Mes‘ûd gibi birçok sahâbî de Suffe’den yetişmiştir. Bunun yanında ilk dönem zühd hareketlerinin ehl-i Suffe ile başladığı, Suffe’nin tasavvufun nüvesini teşkil ettiği kabul edilmektedir. Bazı tabakat müellifleri eserlerinde ehl-i Suffe’yi geniş bir şekilde tanıtmış, bunlardan EbûNuaym el-İsfahânî, Ḥilyetü’l-evliyâʾ adlı eserinde Suffe’de kalan 100 kadar sahâbî hakkında bilgi vermiştir. Bu konuda müstakil bir eser yazan Şemseddin es-Sehâvî ise ehl-i Suffe’den 104 kişiyi tanıtmıştır (Rücḥânü’l-kiffe, s. 87-319). Bu hususta pek çok araştırma yapılmıştır. Suffe, Hz. Peygamber’in vefatından sonraki yıllarda Mescid-i Nebevî’ye katılmış ve tamamen mescidin içinde kalmıştır. Kaynaklarda “Suffetü’n-nisâ” adını taşıyan bir başka suffeden söz edilmektedir (Müsned, II, 145; EbûDâvûd, “Ḥudûd”, 11; Nesâî, “Ḳaṭʿu’s-sâriḳ”, 8). Hanım sahâbîlere mahsus olduğu anlaşılan bu suffenin yeri ve buraya katılanlar hakkında bilgi bulunmamaktadır.

Sözlükte ilim, “bir şeyin hakikat ve mahiyetini kavrayıp idrak etmek” demektir. İlâhî bir sıfat olarak “Allah’ın gerek duyular âlemine gerekse duyu ötesine ait bütün nesne ve olayları bilmesi” diye tanımlanabilir. Kur’an’da Allah’ın en yetkin şekliyle bilen bir varlık olduğu alîm, habîr, şehîd, hâfız, muhsî, vâsi‘ gibi isimlerle ifade edilmiştir. Bu kavramlar çerçevesinde ilim “zaman ve mekân sınırı olmaksızın küçük büyük, gizli âşikâr her şeyi ve her hadiseyi müşahede etmişçesine hakkıyla bilmek” mânasına gelir. İlim Kur’ân-ı Kerîm’in yaklaşık 380 âyetinde isim, muhtelif fiil sîgaları ve sıfat (âlim, alîm, allâm, a‘lem) şeklinde Allah’a nisbet edilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ʿalm” md.). Fahreddin er-Râzî, Kur’ân-ı Kerîm’de “ta‘lîm” kökünden türemiş fiiller Allah’a izâfe edilmekle birlikte “muallim” isminin O’nun için kullanılamayacağı konusunda ittifak edildiğini kaydeder (Levâmiʿu’l-beyyinât, s. 238).

Konu ile İlgili Ayet ve Hadisler

A-Cami ve Mescitlerle İlgili Ayetler

-“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar ederler. İşte hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.” (Tevbe 18)

-“Ta ilk gününden temeli takva üzerine kurulan mescit, elbette içinde namaza durmana daha layıktır. Onun içerisinde temizlenmeyi seven kişiler vardır.” (Tevbe 108)

– “Allah’ın mescitleri içinde, Allah’ın isminin anılmasını men eden ve o mescitlerin harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır ?işte o zalimler yok mu, onların bu mescitlere  korka korka girmekten başka hakları yoktur. Bunları yapan o zalimlere, dünyada büyük bir felaket ve mahrumiyet, ahirette de büyük bir azap vardır.” (Bakara 114)

-“Zarar vermek, inkar etmek, mü’minlerin arasını ayırmak, Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara  daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescit kurup; “Biz sadece iyilik yapmak istedik” diye yemin edenlerin, yalancı olduklarına şüphesiz ki  Allah şahittir.”                                            (Tevbe 107)

-“Mescitler şüphesiz Allah’ındır. Öyleyse oralarda Allah’a yalvarırken başkasını katmayın.” (Cin 18)

B-Cami ve Mescidlerleİlgİli Hadisler

a) “Kim Allah için bir ev inşa ederse (mescit yaparsa) Allah’ta cennet’te onun için bir ev yapar.”  (Buhari, Salat 65,  Müslim,  Mesacid 4)

b) “Bir kimse evine gelene nasıl ikramda bulunursa, Allah’ta evine (camiye) gelene özel ikramda bulunur. (Sahih-i Buhari Cilt 2,  sayfa 625)

c) “Beldelerin Allah’a en sevimli yerleri mescitlerdir. Beldelerin Allah’a en sevimsiz yerleri de çarşı ve pazarlardır.” (Müslim Mesacid, 288)

d)  “Mescidler yeryüzünde Allah’ın evleridir. Gökteki yıldızların  yer ehlini aydınlattıkları  gibi, onlarda gök ehlini aydınlatırlar. (Heysemi, Mecmeuz-Zevaid 117)

e) “Bir kimsenin mescide alakasını görürseniz, onun mü’min olduğuna şehadet edin, zira Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inananlar imar ederler.” (Tirmizi, Tefsir, Sure 2. H. No 3092)

İlim Hakkında Ayetler

– “De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır.”

Tâhâsûresi (20), 114

-“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

Zümersûresi (39), 9

-“Allah içinizdenimanedenlerinvekendilerineilimverilenlerindereceleriniyükseltir.”

Mücâdelesûresi (58), 11

-“Allah’tan kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar korkar.”

Fâtırsûresi (35), 28

İlim Hakkında Hadisler

– Muâviye radıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah, hakkında hayır dilediği kimseye din hususunda büyük bir anlayış verir.”

Buhârî, İlim 10, Humus 7, İ’tisâm 10; Müslim, İmâre 175, Zekât 98, 100. Ayrıca bk. Tirmizî, İlim 4; İbniMâce, Mukaddime 17

– Abdullah İbniMes’ûd radıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yalnız şu iki kimseye gıbta edilir:

Allah’ın kendisine ihsân ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse;

Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimse.”

Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 24; İbniMâce, Zühd 2

– Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak ve kaygan arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile, buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”

 Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâil 15

– EbûHüreyre radıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır.”

Müslim, Zikr 39. Ayrıca bk. Buhârî, İlim 10; EbûDâvûd, İlim 1; Tirmizî, Kur’ân 10, İlim 19; İbniMâce, Mukaddime 17

-EbûHüreyre radıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.”

-EbûHüreyre radıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullahsallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allah’ı zikretmek ve O’na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen öğrenci bundan müstesnadır.”

Tirmizî, Zühd 14. Ayrıca bk. İbniMâce, Zühd 3im, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. EbûDâvûd, Vasâya 14; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8

Görüldüğü gibi Ayet ve Hadislerde Cami ve Mescidlerin bunun yanında ilmin önemi ve değeri açıkca beyan edilmeKtedir.

Bu müjdeleri alan Müslümanlar camilerine mescidlerine ve ilme gerçekten en yüksek değer ve önemi vermeye gayret etmişlerdir.

Günümüzde de bu gayretler devam etmekle beraberüzelerek belirtelim ki cami eksenli  hayattan uzaklaşılmıştır.

Tarihimizden bu yana devam ede gelen ilim halkaları camilerin dışına çıkmış caminin manevi bereketinden ve feyzinden istifade etmekten mahrum kalmışızdır.

Diyanet İşleri Başkanlığımız önderliğinde tekrardan başlatılan camilerimizi sosyal hayatımızın merkezine oturtma faaliyetleri takdire şâyandır. Camilerimizde düzenlenen Kuran Kursları, çocuklarımız için yaz kursları, dört , altı yaş kursları, camilerimizin yanına açılan gençlik merkezleri camilerimizi sosyal hayatımızın eksenine oturtma faaliyetlerinin güzel örnekleridir.

Gelenekten gelen ilim halkalarıda canlandırılmaya çalışılmaktadır. MeselaKonyamızda ve memleketimizin diğer illerinde başlatılan  ve yürütülen Tefsir,Hadis, Mesnevi Okumaları gibi ders halkaları bunun güzel bir örneğini teşkil etmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığımız bu yıl Camiler Haftasında böyle önemli bir başlığı konu seçmesiyle isabetli bir karar almıştır. Farkındalık oluşturmak Cami ve İlim ikilisini tekrar bir araya getirip canlandırmak yönünden de güzel bir mesaj olmuştur.

Başkanlığımız değerlerimize kıymet verme yönünden gerçekten önemli çalışmalar yapmaktadır. Din Görevlileri olarak bizlere düşende vazifemizi en iyi şekilde yerine getirmektir. Sonuç olarak bu güzel çalışmaların başarıya ulaşması Din Görevlisi kardeşlerimizin din gönüllüğü esasına bağlı olarak fedakarâne çalışmasına bağlıdır.

Bu itibarla her yıl düzenlenen Camiler ve Din Görevlileri Haftasının iyilik ve güzelliklere vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyor Din Görevlilerimizin haftasını da tebrik ediyorum.

Netice olarak yazımızı gönül şairimiz Yunus Emre’nin dörtlüğü ile bitirelim.

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır.

İsmail Ertaş

Polatlı İlçe Vaizi