Ana sayfa IŞIĞIN GÖR DEDİĞİ Vampir tarihi ve kültürü

Vampir tarihi ve kültürü

213
0

Merhaba, özellikle sinema sektöründen aşina olduğumuz vampirler nedir, nereden gelir, tarihte bu konu hakkında bir kanıt var mıdır, hiç merak edip, araştırdınız mı? Eğer vampirler hakkında hiçbir fikriniz yoksa ve bu konuya da içten içe merak duyuyorsanız bu yazı tam size göre.

En ürperticisinden en romantiğine kadar vampirler sa­yısız filmin, dizinin, romanın başkahramanı olmuş­tur. Çünkü günbatımıyla şafak arasında tabutlarından çıkıp kanını emecekleri kurbanlarının peşine düşen bu canavarlar, insanların her zaman ilgisini çekmiştir. Ve sanatın pek çok dalına ilham kaynağı olan bu yaratıkların gerçekten yaşayıp yaşamadığı ise ayrı bir merak konusu olmuştur.

Tarihte vampirlerle ilgili ilk belgelere BabiFdeki kalıntı­larda rastlanılmaktadır. Kan emme ve öldükten sonra diril­me efsaneleri özellikle Orta Çağ’da yayılmıştır. 1200’lerde ingiltere’de Galli bir din adamı olan Walter Map, bir vam­pirin bütün bir köy ahalisinin kanlarını emmek suretiyle öldürdüğünü iddia etmiştir. Map’.n iddias.na göre köyde sağ kalan son kişi kılıcını çekip kana susamış cehennem yaratı­ğının kafasını ensesine kadar ikiye bölmüş ve tehlikeyi sona erdirmiştir.

Vampir varlığına inanan bilim insanları vampirlerin ken­dilerince belirlenen özelliklerini şöyle özetlemişlerdir: Acıyı en az düzeyde hissederler, vücutlarında özellikle de yüzlerin­de çürüğe dayalı hafif çukurluklar ve izler bulunur, göz renk­leri sürekli değişmektedir ve iki göz asla aynı renkte değildir. Beklenmedik zamanda, fark edemeyeceğiniz kadar hızlı ve bir o kadar da güçlü tepkiler verebilirler. Ten ısıları sürekli değişiklik gösterir. Gün ışığından etkilenmezler.* Düşünce okuyabilirler, bu nedenle onlara karşı koymak imkânsız gi­bidir. Zekâlarını ve güçlerini asla bir kitlenin anlayacağı bir şekilde dışarıya vurmazlar. Bahsedildiği gibi köpek dişleri ilgi çekici büyüklükte değildir.

Sadece Hristiyan Avrupa’da değil, çeşitli toplumlarda da vampir efsaneleri yaratılmıştır. Hindistan’da kimi kadınlar uyurken kana susamış cinlerin saldırısına uğradıklarına ina­nırlar. M.Ö. 700 yılları civarında yazıldığı tahmin edilen, ori­jinali Sanskritçe’den pek çok dile ve yerel lehçeye çevrilen bir öykü ve efsane koleksiyonu olan 4 Vikram ve Vampir’ bu ina­nışa örnektir. 1001 Gece Masallarımda dişi vampirlerle ilgili öyküler yer almaktadır. Yeni Gine’nin Camma kabilesinde

[1] Vampirlerin güneş ışığında yok olduğu fikri, Fricdcrich Wilhclm Murnau’nun Nosfcratu. Bir Dehşet Senfonisi filminde ortaya atılmış, popüler kültüre ait modern bir düşüncedir.

Ovengua cini ya da Borneo Adasındaki Dayak kabilesinde Buau adlı varlık da benzer inanışlara dayanan yaratıklardır.

Tarihçiler vampir kelimesinin Sırpça, Lehçe ya da Türkçe’den türetildiğini öne sürer. Ancak genel kanı, etimo­lojik kökeninin Slavca’daki upurf kelimesine dayandığına dairdir. Yazar Sheridan Lefanunun 1872’de yazdığı ‘Carmil- la adlı öyküyle vampirler aralarına ilk kez bir kadını almış­lar, buradan da vamp kelimesini türetmişlerdir. Zamanla bu kelime dayanılmaz, karşı konulamaz, çok güzel, zengin er­keklerin kanlarını değil ama paralarını emen kadın rollerini oynayan sinema oyuncuları için kullanılmaya başlanmıştır.

İrlandalı yazar Bram Stoker, 1897de yazdığı ‘Drakula adlı eserinde türün bütün mitlerini toparlayıp, bu konuda­ki en iyi klasiği meydana getirmiştir. Romanın esin kaynağı ise 1400’lü yılların ortalarında yani romandan yaklaşık 400 yıl önce günümüz Romanya’sında korkuya dayalı bir iktidar kuran Transilvanya Kontu III. Vlad, yani Kont Drakula’dır. Bu kitap, vampir efsanesinin sinemaya da atlamasına neden olmuştur.

Alman dışavurumcu yönetmen Murnau, 1922’deki ünlü klasiği ‘Nosferatu ile sinema tarihindeki ilk vampir filmini çevirmiştir. 1930’lu yıllarda Hollyvvood’un en gözde konu­larından biri vampirlerdi. Sinemanın en tanınmış vampir oyuncusu ise Christopher Lee’ydi. Zamanla vampirler pu­suya yatmış canavar görünümünden kurtulup şık, baştan çı­kartıcı, güzel yaratıklar hâline geldi. Francis Ford Coppola

ise Bram Stokerın romanından yaptığı ozgun uyarlamayla vampirlerin hayatım bir trajedi olarak yorumladı. Stepheme Meyer ın 2005 yılında yazmaya bağladığı Alacakaranhk ro­man serisi ve 2008’de başlayan film uyarlamalarıma vampir- ler canavarlıktan kahramanlığa terfi ettiler.

Kanadalı biyokimyacı Dr. David Dolph 1985 yılında ortaya attığı bir tezle vampir inanışlarına yeni bir yaklaşım getirmiştir. Dolph a göre vampirlik efsanelerinin kaynağını porfiria hastalığı oluşturmaktadır. 1700’lii yıllarda hastalık hakkında bilgisi olmayan Avrupalılar, hastaları vampir ola­rak niteleyerek lanetlemişlerdir. Dolph’ın tezinin en önemli dayanak nokraları ise şunlardır:

Bir çeşit kan zehirlenmesi olan Porfiria hastalığının ilerle­mesiyle hastalar gün ışığına aşırı duyarlı oldukları için güneş ışığına en küçük bir maruz kalma bile vücutlarında ciddi şekil bozulduklarına yol açabilmektedir. Bu bozukluklar arasında yüz derisinde çatlamalar, burnun ya da parmakların düşme­si, dudakların aşırı gerginleşmesi ve diş etlerinin çekilmesi sonucu dişlerin aşırı sivri görünmesi gibi durumlar vardır. Bu nedenle ağır Porfiria hastaları gün ışığından korunmak için geceleri dışarı çıkarlar. Ayrıca günümüzde porfiria, kan­da eksik olan maddelerin hastalara enjekte edilmesiyle tedavi edilmektedir fakat yüzyıllar önce insanlar kendilerini tedavi etmek için kan içerlerdi. Ve sarımsak, porfiria semptomları­nın ağırlaşmasına neden olan kimyasal maddeler içermekte­dir. Bu yüzden porfiria hastaları -aynı vampirler gibi- sarım­saktan sakınmaktadırlar. Ancak diğer bilimsel kaynaklar, porfıria hastalığının vam­pir efsanesini doğurduğu iddiasına şüpheyle yaklaşmaktadır. Hastalıkla anlatılan efsaneler arasındaki bazı uyuşmazlıklar vardır. Öncelikle porfırianın pek çok farklı çeşidi bulunmak­tadır. Bunlardan sadece, en ender rastlanılan konjenital erit- ropoietik porfıria ciddi vücut bozukluklarına neden olur. Bir kaynakta, şimdiye kadar rapor edilmiş böyle 200 vaka oldu­ğu belirtilmiştir. Bu sayı vampir mitlerine yol açmaktan çok uzaktır. Durum ne olursa olsun, 18. yüzyılda vampir olduğu iddiasıyla cesedi mezarından çıkarılan kişilerin hiçbiri, tabii ki ölü olmaları dışında, tipik olarak bir görüntü bozukluğu­na sahip değildiler.

Vampirlerin gün ışığına çıkamadıkları ilk defa roman yazarları tarafından söylenmiştir. Oysa 18. ve 19. yüzyılda vampirlere gündüzleri de rastlandığına dair söylentiler var­dır. Ayrıca Drakula her ne kadar bembeyaz bir cilde sahipse de Balkanlarda al yanaklı’ tasvir edilen vampir efsaneleri de bulunmaktadır.

Vücudumuz, sindirim sistemimize giren her türlü besini genellikle en küçük yapı taşına parçalayıp, daha sonra bu yapı taşlarından kendi karmaşık moleküllerini yapar. Porfı­ria hastalarının kanında eksik olan karmaşık molekülün, kan içerek vücuda kazandırılmasına imkân yoktur; çünkü kanda bulunan her molekül midede ve bağırsaklarda sindirilir. Za­ten dikkat edilirse ortaya atılan iddia, günümüzde porfıria­nın, hastalara kanda eksik olan maddenin doğrudan enjekteedilmesiyle tedavi edildiği bilgisini içerdiği için bir bak,ma kendi kendini çürütür. Son olarak sarımsakta porfırıaya kötü gelen bir maddenin varlığı şimdiye kadar ispatlanmamıştır.

Vampir hikâyelerinin bir diğer bilimsel açıklaması ise Orta Çağ’da daha yaygın olduğu düşünülen katalepsi hastalığıdır. Bu hastalıkta vücut tümüyle donmuş gibi uzun bir süreliğine kasılmaktadır. Hastanın bilinci yerindedir ancak vücudunu kontrol edememektedir. Nabız ve solunum o kadar yavaş­lar ki kişinin canlı mı ölü mü olduğu anlaşılmaz. Çok yakın zamana kadar bir kişinin öldüğüne görünüşüne bakılarak karar veriliyordu. Bu şekilde öldü sanılarak gömülen birçok katalepsi hastası bir süre sonra kendine gelerek mezarından çıkıp evine dönüyordu. Bu hastalık nadir de olsa günümüzde de görülmektedir. Discovery Channel’da bir kadın, üç defa morgda uyandığını anlatmıştır.

Bir olasılık da kuduz hastalığıyla vampirliğin ilişkilendirilmesidir. Donuk yüz hatları, ağızdaki kanlı köpükler, sudan, aynadaki görüntüden, güneş ışığından, sarımsak gibi yoğun kokulardan korkma ve panikleme, artan cinsel dürtüler, ısı­rarak hastalığı başka insanlara bulaştırma eğilimi gibi davra­nışlar nedeniyle kuduz hastalarıyla vampirler arasında ciddi benzerlikler görülmüştür.

Belki de bu mitin açıklamasını bu kadar uzakta aramaya gerek yoktur. Anahtarın efsanelerin ana kahramanları ölüler olma olasılığı da vardır. Ölülerin cildi zaten daha soluk olur. Basınçtan dolayı genelde ağzın kenarlarında patlayan damarlar, insanlara ölünün kan emdiği izlenimini verir. Ölümden sonra derinin çekilmesiyle saçlar ve tırnaklar uzamaya devam edermiş gibi görünür, bu da kişinin hâlâ yaşıyor sanılmasına neden olur.

Bu inanışlar dışa kapalı toplumlarda o kadar ileri gitmiş­tir ki köylüler, ölülerin bedenlerinde vampirliği simgeleyen işaretler aramaya başlamışlar, vücuttaki çıkık kemikleri, le­keleri ve benleri özel işaretler olarak kabul etmişler, hatta o dönemlerde çok genç veya yaşlı olarak ölenleri bile kuşkuyla karşılamışlardır. Bu tür insanların öbür dünyaya daha rahat ve çabuk gidebilmeleri, tabutlarından çıkıp dünyaya tekrar dönmemeleri için öldükten sonra ayakları bağlanmış, bacak sinirleri kesilmiş, kalplerine kızdırılmış bir bıçak veya kazık saplanmış, bedenleri ateşe verilmiş hatta başları kesilmiştir.