Ana sayfa IŞIĞIN GÖR DEDİĞİ Basketbol

Basketbol

364
0

Bugün size baba oğul ilişkisinin  ne kadar önemli olduğunu anlatan bir hikaye paylaşacağım.

Babamla geçirdiğim onca zamanı düşününce, hatır­layabildiğim en eski ayrıntı, ben daha ufak bir ço­cukken onun elini sıkıca tutup yürüyüş yaptığımız günlerdi. Nereye gideceğimizi o belirlerdi, bense minik ellerimle, eli­nin son iki parmağını tutarak beni nereye götürürse takip ederdim. Bunu hep hatırlarım.

İlerleyen yıllarda, birlikte radyodan basket maçlarını din­lerdik. Maç dinleme sırasında en büyük eğlencem, bir kâğıda desteklediğim takımın oyuncularının adlarını yazıp, yaptık­ları sayıları not almaktı. Basketbola ilgim daha o dönemlerde başlamıştı kısacası. Ancak yine de ufak olduğum için genel­likle maçların sonuna gelemeden uyuyakalıyordum. Sabah uyandığımdaysa babam beni çoktan yatağıma bırakmış olu­yordu. Sayıları yazdığım kâğıdı da daima yanı başımda bulu­yordum. Babam, benim tamamlayamadığım kısımları sabır­la tamamlardı ben uyurken. Bunu muhtemelen her zaman hatırlayacağım.

Liseye gittiğim dönemde sporla ilgilenmeye başlamış ve okulun basketbol kulübüne kaydolmuştum. Son senemde okulum, bir şampiyonada oynamaya hak kazanmıştı. Haya­tımın en büyük ve önemli anlarından biriydi. Okul için de öyleydi çünkü okul tarihinde bir ilkti. Şampiyona için duy­duğum heyecanı ve babamın bir gece öncesinde yanıma gelip ertesi gün maçı izlemeye gelemeyeceğini söylediğinde yaşa­dığım hayal kırıklığını hatırlıyorum. Ekmekleri dağıtması gerekiyordu ve maçın yapılacağı yer, onun dağıtım yaptığı bölgeden 4 saat uzaklıktaydı. Ancak bana, maçı radyodan dinleyeceğine dair söz vermişti. Tıpkı eski günlerdeki gibi.

Bir gece, sabaha karşı ev telefonu çaldı. Eşim ve ben korku içinde uyandık. Hemen telefona koştum. O saatlerde çalan te­lefondan iyi bir haber gelmeyeceği kesindi. Telefonun ucunda kasabanın komiseri vardı ve babamın, karşı şeritten gelirken uyuyakalıp yoldan çıkan bir tır ile çarpışarak hayatını kaybetti­ğini söylüyordu. Omuzlarım düştü. Haber verdiği için komise­re teşekkür edip telefonu kapattım ve yatak odasına döndüm. Eşim endişeli gözüküyordu. Bana ne olduğunu sorduğunda bir süre konuşamadım. Boğazımdaki yumru, konuşmamı en­gelliyordu. Ne diyeceğimi de bilmiyordum zaten. Sonra derin bir nefes alıp, “Babam… Babam ölmüş,” diyebildim ve birbi­rimize sarılıp ağladık. Bunu da asla unutmayacağım.

Her şey bir anda mahvolmuştu. Her şey bitmiş gibiydi. Beni ben yapan, beni olduğum yere getiren büyük kahrama­nım gitmişti. O günden sonra âdeta bir ruh gibi yaşamaya başlamıştım. Artık hiçbir şey ilgimi çekmiyor, beni mutlu etmiyordu. Okula gidip öğrencilerle ilgileniyor, ardından eve dönüyordum. Biri ruhumu almış, içimi boşaltmış gibiydi.

Günler aynı sıkıcılıkta geçerken bir gün okulun bahçe­sinde, ufaklıkların arasında gezerek nöbetimi tutuyordum,  çocukların çoğu birinci sınıf olmalıydı çünkü çok ufaklardı. Onlara bakarken kendi çocukluğumu ve ba­bamı düşünmeden edemedim. Onunlayken hayat ne kadar da güzeldi. Birden hiç tahmin edemeyeceğim bir şey oldu. Ben düşün­celere dalmış yürürken ufacık bir el, tıpkı benim küçükken babamın elini tuttuğum gibi, elimin son iki parmağını tuttu.

O anda ruhum geri geldi. Babam geri geldi. Boştaki elim­le gözlerimden akan yaşları sildikten sonra çocuğa doğru eğilip ona sarıldım. Ona neden sarıldığımı anlamadığı gibi, bana farkında olmadan ne kadar büyük bir iyilik yaptığını da bilmiyordu. O çocuğu asla unutmayacağım. O günü de asla unutmayacağım, çünkü o gün, benim tekrar yaşamaya başladığım gündü.