Ana sayfa IŞIĞIN GÖR DEDİĞİ “ÖZLENEN RÜYA”

“ÖZLENEN RÜYA”

331
0

Dünkü sayımızın manşet haberinde ilçemizde maalesef çevremize duyarlı olunmadığı konusuna dikkat çekmiş, park ve bahçelerde çekirdek kabuklarından pet şişelere kadar, vatandaşların neden olduğu çevre kirliliğini sizler için görüntülemiştik. Biliyoruz ki bu bilincin oluşması için en etkili yöntemlerden biri cezalardır. Yaşadığımız çevreye, sokak hayvanlarına, doğaya karşı duyarlı davranmak, onları korumak görevimiz olmasına görevimiz fakat bir kısmımızın bunu yapması maalesef caydırıcı cezalara bağlı… İşte bu hikaye insanın kendi eylemlerinin sorumluluğunu alması ve bunu katlanacağı sonuçların bilincinde olarak yapması konu ediniyor. Hikaye uzun olmasına rağmen, sıkılmadan okuyacağınızı düşünüyor ve mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum…

Son çekirdek tanesini de yedikten sonra elinde kalan kese kağıdını avucunun içinde buruşturarak ayağının dibine attı. Elinin tersiyle ağzını sildi. Hayli zamandan beri oturuyordu. Sırtını oturduğu banktan kaldırıp iki kolunu geriye doğru iterek hafifçe gerindi ve rahatlamaya çalıştı. Ayaklarının dibinde çekirdek kabuklarının oluşturduğu küçük bir tepecik oluşmuştu. Neredeyse 1 saate yakındır çekirdek yiyordu. Bir çekirdeğin ağzında ve dudaklarında bıraktığı tuzluluğu hissetmeye çalıştı, bir önünde ki kabukların oluşturduğu pisliğe baktı. Neden böyle yapıp sorumsuzca davranmıştı ki.? Belki görünürde bir çöp bidonu olmadığından, belki etrafında gelip geçen insanların duyarsızlığından, belki canının öyle istediğinden, belki de tembelliğinden, çekirdek kabuklarını neden attığını tam olarak bilmiyordu ama yaptığından için, için utandığı kesindi.. Bir önüne, bir çevresine baktı. Yerler pislikten geçilmiyordu. Sigara izmaritleri, boş su şişeleri, çeşitli boy ve ebatlardaki yiyecek ve içecek ambalajları, gazete kâğıtları, hatta yerlere yapışmış çiklet bile vardı. Kendisinin yaptığı gibi sorumsuzca davranan onlarca kişinin oraya buraya attığı binlerce pislik kaldırım taşlarını süslüyordu. Doğayı ve çevreyi korumak adına en tehlikesizi belki de kendisinin doğaya armağan ettiği çekirdek kabuklarıydı.

Bir yerde okumuştu, cam şişe doğada 4000, plastik 1000, bira kutusu 10 ila 100, çiklet 5, sigara filtresi ise 2 yıl süreyle yok olmuyordu. Tahminince çekirdek kabukları çabucak çürüyüp toprağa karışacaktı. Ayrıca etrafta uçuşan onlarca kuş tarafından da yiyecek maddesi olarak kullanılabilecekti. Küçücük karıncaları da unutmaması gerekiyordu.

Bu düşüncelerle oturduğu yerden kalktı ve ana caddeye doğru yürümeye başladı. Belediyenin 1 metre kareye mahkum ettiği sıra sıra dikilmiş ağaçları gördü. Ormanlık alanlardaki hem cinslerine göre ne kadar da şanssızdılar. Yağmur doğada ki ağaçların gövde ve yapraklarını sevgiyle yıkar, rüzgar tazecik sürgünlerini şefkatle okşar, gece parlayan yıldızlar dal ve yapraklarını ışıl, ışıl yapardı. Buradakiler ise sanki öksüz kalmış bir çocuk gibi neredeyse kendi başlarına bırakılmıştı. Onları burada egzoz dumanları boğar, asılacak değişik ilan pankartların ipleri dallarını sıkardı. Tozdan ve kirden olsa gerek çok mat görünüyorlardı. Kendilerini acemice budayan belediye yetkililerine kin besler ama kendilerini suluyacakları içinde içten içe bir sempatide duyarlardı. Bu yetkililer kendilerini bazen aylarca unuturlar, hiç hatırlamazlardı.

Vücutlarının değişik yerlerinde ise aşıkların kazıdığı yüzlerce harf vardı. Ağaç suyla havayla ama sevgiyle büyürdü. Her şeye rağmen nede güzel görünüyorlardı. Etraflarına dikilen rengarenk çiçeklerde onların arkadaşlarıydı artık.  Bu düşüncelerle yürürken ana caddeye de varmıştı. Ama bir garip sessizlik hissetmişti hemen. Neredeyse hiç bir araç korna çalmıyor, günün her saati dolu olan caddede tabiri caiz ise milim, milim ilerleyen trafik nasıl olmuş da akıcı bir hal almıştı. Çok uzun zamandan beri bu caddeyi ve bu caddedeki trafiği hiç böylesine rahatlamış görmemişti. Hatta neredeyse hatırlamıyordu. Rahatlıkla yolun karşı tarafına geçtikten sonra da büyülenmiş hali devam ediyordu. Çünkü günün her saatinde başta oto galerileri olmak üzere civar esnafın devamlı suretle işgal etmekte bir sakınca görmediği kaldırımdan rahatlıkla yürüdü. Hiç bir işgal emaresine rastlamamıştı. Parktaki çöplerin zerresinden de eser yoktu. Görebildiği kadarıyla caddeye çıkan ara sokaklarda hemen her gün meydana gelen park yeri meydan savaşlarıda son bulmuş, aracını park etmek pahasına trafiği kitleyerek kuyruğun ana caddeye kadar varmasına sebep olan duyarsız şoförler birden yok olmuştu.

Bir müddet ilerledikten sonra mahalleden bir arkadaşını gördü. Üzerinde temizlik işçisi kıyafeti, elinde de bir kürek, birde süpürge vardı. İnanılmaz ama gerçekti, yerleri süpürüyordu. Yanına yaklaştı selam verdi.  “Hayırdır Kemal bu ne hal işten falan mı ayrıldın?  Ne yapıyorsun burada?” “Önemli bir şey değil” canım diyerek söze başladı ve devam etti genç adam. ”Geçenlerde kırmızı ışıkta geçtiğim için bu cezaya çarptırıldım. 15 gün boyunca her gün benim belirlediğim saatler arasında 3 saat yolları süpürmek zorundayım. Bende bu süreyi iş çıkışına denk getirdim, cezamı bu şekilde çekiyorum.” Hayretten dona kalmıştı. “Yapma ya” dedi belli belirsiz bir sesle birazda acıyarak. Arkadaşı haleti ruhiyetini anlamışçasına devam etti. “Ucuz kurtardım yinede Allah’tan arabayı bağlamadılar. İşyerinde benim gibi olan bir arkadaşın arabasına cezasına mukabil resmi hizmetlerde kullanılmak üzere 15 gün süreyle el koymuşlar.” Bir kere daha hayretler içinde kaldıktan sonra “Kolay gelsin görüşürüz” diyerek onu memnun kaldığı cezasıyla baş başa bırakıp ilerlemeye devam etti.

Az ilerlemiştiki mezun olduğu okulun müdürünü üzerinde boyadan tanınmayacak hale gelmiş tulumuyla gördü. Yanına yaklaştı. Boya yapmadaki acemiliği üzerindeki kıyafetten, kocaman fırçayı tutuşundan, etrafına vermiş olduğu tepkiden açıkça hissediliyordu. Sinirli olduğu da her halinden belliydi. Yanına sokuldu, selam verdi. “Hayırdır müdürüm” demesi yetti. Kendisini tanımanın verdiği rahatlıkla içindekileri dökerek rahatlamaya çalıştığı besbelliydi müdürün. “Ben, ben diyordu 56 yaşındayım, böyle bir şey ne gördüm, ne işittim” diyordu. Ne olduğunu tekrar sordu. “Geçen hafta dikkatsizlik nedeniyle maddi hasarlı bir trafik kazasına karıştım, işlemler ve kesilen para cezasından sonra mülki amir beni şu gördüğün tretuvar taşlarını çift renk olarak boyama cezasına çarptırdı. 15 gün içinde bilmem kaç metre taş boyamam gerekiyormuş. Bende çaresiz işte gördüğün gibi boyuyorum, yani boyamaya çalışıyorum, bu gün 5 inci gün” dedi.

“Hocam bu cezalar nereden çıktı” diye sordu. “Evladım haberin yok mu.? Yeni cezalar ve kabahatler yasası; toplumun her kesimini kaplayan bu kanun mecliste tam bir çoğunlukla kabul edildi.”
Donup kalmıştı. Hocası ister istemez sanki haline şükredermiş gibi devam etti. “Ben yinede çok iyiyim. Benim bir arkadaşı alkollü araç kullanmak ve trafikte tehlikeli seyretmekten sebep 2 ay süreyle morgda çalışma cezasına çarptırdılar. Garibim günde 2 saat morgda çalışıyor.” Aldığı cezadan kısmen de olsa memnun ama aynı hataya bir daha düşmeyeceği ve pişmanlığı da kesin gibi gözüküyordu. “Kolay gelsin hocam” diyerek yanından ayrıldı. Ben ayda mı yaşıyordum da bunlardan haberim olmamıştı diyerek şaşkınlıkla yürüdü, yürüdü.  İleride bir kalabalık, millet sessizce ve ilgiyle sanki bir tiyatro, sanki bir film izler gibi bir şeyleri takip ediyordu. Yavaşça aralarına sokuldu birde ne görsün ülkenin neredeyse tamamına yakın kısmının sahtekâr diye tanıdığı meşhur milletvekili otoparkçı kıyafeti giyinmiş otoparka giren çıkan araçları yönlendirmeye çalışıyor, sıkıntısı, acemiliği ve çektiği eziyet her halinden belli oluyordu. On binlerce kişiye yaptığı konuşmalada bile belki de bu kadar hiç terlememişti. Yanındakini hafifçe dürterek hangi dizi.? Diye sordu. “Ne dizisi abi, alkollü olarak araç kullanırken bir yayaya çarparak ağır yaralanmasına sebep olmuş, peşinden de hız sınırına ve trafik kurallarına uymadığı tespit edilmiş. Sonuç malum tabiki, 6 ay boyunca yarım gün ücretsiz olarak belediyenin bu otoparkında çalışma cezası verilmiş kendisine. Allah’tan yaya ölmemiş, eğer ölseydi ödeyeceği para cezası ve yatacağı hapis dışında en az 1 yıl tam gün çalışma zorunluluğu olacaktı diye söylenti var abi.” “Sessizce sağ olasın kardeşim” dedi. Şaşırdı, dondu, şok oldu, hayretler içerisinde kaldı. Sahtekâr vekili böyle gördüğüne de içten içe sevindi.

Vakit epeyce ilerlediğinden bu görsel ceza şölenine daha fazla iştirak edemeden oradan ayrıldı. Yürürken düşünüyor, düşünürken yürüyordu. Yoksa Osmanlı’dan bir padişah mı yönetime el mi koymuştu. Milletin haklarını böylesine özenle koruyan, çoğunluğu azınlığa ezdirmeyen, cezaları caydırıcı ve gerçekten etkili kılan bu yönetimi gerçekten tebrik etmek gerekirdi. Bu zihniyet değişikliğinin mimarı kimdi ve bu kadar çabuk olmayı nasıl başarmıştı.? Bu yasanın milletin ızdırap çektiği ancak şuan tasavvur edemediği binlerce konuda rahatlama sağlayacağı da kesindi. Biraz ileride karşılaşacağı bir başka ceza manzarasının vermiş olduğu heyecana kendini kaptırarak adımlarını hızlandırdı. Belki hırsız, belki gaspçı, belki provakatör bir belediye başkanı, belki de bir devlet memuruyla her an karşılaşabilirdi. Belki dolandırıcı esnaf, belki de sokaklarda alenen ahlaka aykırı davranış sergileyen gençler çıkacaktı karşısına. Logar kapaklarını kapatmayan yetkiliyle, küçük çocuklara işkence yapan dadı bozuntularını, alkollü araç kullanırken yakalanan sarhoşa verilecek cezaya da şahit olabilirdi. Bu ceza kervanında boş vaatlerle yıllarca milleti kandıran politikacıları, hastasına eziyet çektiren doktorları ve gençlerimizi zehirleyen uyuşturucu tacirlerini de görse ne kadar iyi olurdu.

Bu arada kendi yaptığı da aklına geldi, yerlere atılan çekirdek kabuklarının da bu düzen içinde mutlaka bir cezası olmalıydı. Bunlara verilecek cezalarda belediyenin diktiği çiçeklerin diplerini çapalamak veya semt sağlık ocağının temizlik işlerini yapmak, belki de yağmur suyu loğarlarının içinde ki pislikleri temizlemek olacaktı. Semt pazarları kalktıktan sonra gecenin kör bir saatinde etraftaki pislikleri temizleyip sokağı boydan boya tazyikli suyla yıkamak yâda kışın sokaklarda kar küremek de olabilirdi. En zoru belki de önemli bir futbol maçından sonra sahaya atılan milyonlarca konfeti kâğıdını toplayarak stadyumu temizlemek olmalıydı. Kötünün iyisi de bir devlet dairesinde sabahtan akşama tam gün çay işlerine bakmaktı kendi düşüncesine göre. Bu düşünceler ve hızlı adımlarla bir sonraki görsel ceza şöleninin verecek olduğu heyecanı içinde hissederken bir anda kendini bir boşlukta buldu, gür bir sesle irkildi.

Televizyonun karşısında içi geçmiş uykuya dalmıştı. Gördüğü sadece bir rüyaydı. Spiker aşırı hız, dikkatsizlik ve yolcu kapma savaşı sonucunda meydana gelen trafik kazasında 2 minibüsün durakta evlerine gitmek için bekleyen onlarca vatandaşın arasına daldığından bahsediyordu. Onlarca yaralı vardı. Ambulansların acı sirenleri kulakları uğuldatıyor, manzaranın vahametini gözler önüne seriyordu. Olaya sebep olan şoförler polis tarafından olası bir linç girişimine karşı savaş meydanını andıran bu bölgeden adeta kaçırılıyordu. Kazada ölen olmamasının vermiş olduğu rahatlıkla kumandaya uzandı televizyonu kapattı. Bu trafik magandalarına rüya âlemindeki verilecek cezaya şahit olmak için, ömründe belkide ilk defa rüyasının gerçek olmasını istercesine, hafifçe gülümseyerek gözlerini tekrar kapattı. (alıntıdır)

Hikaye yazarı: Salih İşsever

Kaynak: kısahikayeler.net