Ana sayfa Köşe Yazarlarımız Okul kantininden kocaman bir aileye…

Okul kantininden kocaman bir aileye…

340
0

Üniversiteye ilk başladığım sene, babam hayatın zorluklarını öğrenmem için okulun kantininde çalışmam konusunda çok ısrar etti. Çok büyük bir okul olmasa da özel bir okulduk ve öğrenciler, isterlerse kantinde belli başlı işleri yaparak günlük yemeklerini bedavaya getirebiliyorlardı. Okulum evimizden uzak olduğu için yurtta kalıyordum ama günün büyük bir kısmını okulda geçirdiğim için yurtta yemek yeme şansım olmuyordu.

Babam bu fikre âdeta âşık olmuştu. Bense bu fikri pek sevmem iştim- Babam ise para kazanmanın ne zor olduğunu görüp okumanın kıymetini daha çok anlayacağım için bana, kantinde çalışırsam aylık yüz dolar göndereceğini söyleyerek beni ikna etti. Aylık yüz dolar, bir öğrenci için büyük bir para olduğu için babamın teklifini kabul ettim.

Bir gün yine isteksizce işe gidip günlük hazırlıklarımı yapmaya başlarken daha önce hiç görmediğim bir çocuk geldi yanımıza. Uzun boylu yakışıklı bir çocuktu ve güzel gözledi vardı» Sanırım o da burada çalışacaktı. Gelir gelmez bana gülümseyince ben de gülümseyerek karşılık verdim.

“Merhaba, benim adım Michelle,” dedim. “Aramıza HOŞ geldin.”

Yeni çocuk belli ki Almanca bilmiyordu. Bana şaşkın şaş* 1 kın bakıyordu. O sırada kantin sorumlusu Bayan Marta yanıma gelip, “Kendisi Erasmus programı ile Ispanya’dan yeni geldi. O yüzden Almanca bilmemesi normal,” deyince aynı cümlemi, başta durumu açıklayarak bu sefer İngilizce söyledim.

O da çok iyi olmayan İngilizcesiyle, “Merhaba, ben de Carlos. Tanıştığıma memnun oldum,” dedi. Çekingen birine benziyordu çünkü kısık bir sesle, yüzüme bakmaya utanarak konuşuyordu* O yüzden çok üstüne gitmedim ve ona kantini tanıttım.

Carlos da benim buraya ilk geldiğim günkü gibiydi. Et* rafa “burada ne işim var?” der gibi bakıyordu. Bayan Marta ona önlüğünü verip işe koyulması gerektiğini söylediğinde sanki bir uzaylı görmüş gibi ona uzatılan önlüğe baktı. Gülmemek için kafamı başka tarafa çevirip işlerime odaklanmaya çalıştım. Carlos ile eğleneceğiz gibi gözüküyordu.

Günler geçiyor ama Carlos, gerekmedikçe konuşmuyordu. Sadece iş için birkaç şey soruyor ya da ona bir şey sorulduğunda cevap veriyordu. Bu çocukta değişik bir şey vardı. Ve ben, bunu ortaya çıkarmayı kafama koymuştum. Ama bunun için önce arkadaş olmalıydık.

Bir gün ona, buraya yeni geldiği için yalnız olabileceğini düşünüp, şehirde ufak bir tur attırmayı teklif ettiğimde başta şaşırsa da, teklifimi kabul etti. O gün, hayatımın en güzel günlerinden biriydi çünkü tanıdığım kısa süre boyunca hiç konuşmayan ve gülmeyen bir insanı konuşturmayı ve güldürmeyi başarmıştım. Gün sonunda dinlenmek için yemek yerken bana başından geçenleri anlatmaya başladı. Meğer Carlos çok zengin bir aileden geliyormuş ama derslerine çalışmadığı için babası onu buraya göndermiş ve çalışmak zorunda bırakmış. Yani babalarımız aynı düşünüyordu. Carlos, bunun utanç verici bir şey olduğunu ve bu yüzden insanlara yaklaşmaktan çekindiğini, çünkü kendisiyle dalga geçeceklerini söylediğinde gülümsedim. Benim de durumumun aynı olduğundan, bunda utanılacak hiçbir şey olmadığından ve bu gibi durumların bizim okulda çok yaygın olduğundan bahsettim. Bunun üzerine Carlos’un neşesinin yerine geldiğini gözlerimle gördüm.

Birlikte şehir turuna çıktığımız günden sonra, her hafta farklı bir aktivite yapmaya başladık. Derslerin büyük bir kısmı Almanca olduğu için ona Almanca çalıştırmaya da başladım. Birlikte gerçekten güzel vakit geçirsek de senenin sonuna doğru hızla ilerliyorduk. Bu da Carlosun İspanyaya geri döneceği anlamına geliyordu.

Ancak sonra çok tuhaf bir şey oldu. Bir sabah yine okula giderken Carlostan bir mesaj geldi. Kantindeki işler bittikten sonra onunla dışarıdaki bir kafede buluşup buluşama- yacağımı soruyordu. Ben de öğleden sonra dersim olmadığı için teklifini kabul ettim. Muhtemelen bana veda etmek istiyordu çünkü artık çok az vakti kalmıştı.

Kafeye doğru yürürken attığım her adımda mutsuzluğum artıyordu sanki. Onun gidecek olmasına neden bu kadar üzülmüştüm ki? Yoksa?.. Hayır, hayır…

Kafeye gittiğimde Carlos bir masaya geçmiş oturuyordu. Önünde de ne olduğunu anlamadığım, büyük bir zarf duru- yordu. Karşısına oturup selam verdikten sonra siparişlerimizi verdik. Havadan sudan konuşuyor, ısrarla gidişinden bahsetmiyorduk. Derken bana masanın üzerindeki zarfı uzattı ve açmamı söyledi. Zarfın içinde bir zarf daha olduğunu, önce onu açmamı söylediğindeyse iyice kafam karışmıştı. Zarfın içindeki küçük zarfı açtığımda gözlerime inanamadım. Carlos, benden öğrendiği kadarıyla Almanca bir şeyler yazmaya çalışmıştı. Hataları vardı evet ama verdiği mesaj çok açıktı: “Seninle çok mutluyum ve eğer sen de istersen, kız arkadaşım olmanı istiyorum.” Gözlerim dolu dolu ona baktım. “Bunu çok İsterim ama imkânsız olduğunu sen de biliyorsun. Sonuçta gidiyorsun,” dedim. Carlos bir şey demedi ve büyük zarfı işaret etti. Ben de hiçbir şey söylemeden büyük zarfın içindeki tek bir dosya kâğıdını çıkarıp okumaya başladım. Bu doğru olamazdı! Elimde, Carlos’un Ispanya’daki kaydının bizim okula alındığını onaylayan bir belge tutuyordum! Sevinçle ayağa fırladım ve gidip Carlos’a sarıldım.

İşte, kızım Salome’un babası ve sevgili eşim Carlos ile tanışma hikâyem bu. Şimdi hep birlikte Ispanya’da, sevimli bir evde yaşıyoruz. İkimizin de şikâyet ederek gittiği o kantinden bu günlere geleceğimizi kim bilebilirdi ki?