Ana sayfa Köşe Yazarlarımız “Köprü”

“Köprü”

106
0

Bugün size güzel şeylerin zaman ve emekle gerçekleştiğini gösteren bir hikâye paylaşacağım.

Okula girip de sınıfımın olduğu koridora geldiğimde, koridorun diğer ucuna kadar gelen sesleri hâlâ hatırlıyorum. Üniversiteden yeni mezun olmuş, bazılarına göre bilmiş, bazılarına göre deneyimsiz görülebilecek biri olarak bana nasıl karşı koyacağını, meydan okuyacağını kestiremiyordum. Ancak kendimi en kötüsüne hazırlamıştım. Elindeki telsizden başka bir silahı olmayan bir güvenlik gö­revlisi de benimle birlikte geliyordu. Yüzünde bir gülümseme v ardı ama bence bana acıdığı için şefkatten gülümsüyordu.

Size nerede olduğumu ve neden burada olduğumu açık­lamam gerek. Önceki gün telefonumun çalmasıyla benim cin yeni bir dönem başlamış oldu. Kasabamdaki bir devlet o kulundaki bir sınıf için acilen bir sınıf öğretmeni gerekiyordu. Okul idaresinin “Köprü” adını verdiği bu sınıftaki öğrencilerin hepsi disiplin sorunu olan çocuklardı. Sınıfa tu adın verilmesinin sebebi ise bu öğrencilerin, durumları yüzünden hiçbir yere yerleştirilemeyip, arada kalmalarıydı.

İki tarafa da gidemedikleri bir köprünün üzerindeydiler. Sı­nıfın bugüne kadarki tüm öğretmenleri sinir krizleri geçirip görevlerini bırakmışlardı. Nisan ayının sonlarına geldiğimiz şu günlerde, on yedinci öğretmenleri de dün dayanamayıp okuldan ayrılmıştı.

Göreve başladıktan kısa bir süre sonra, okuldaki öğret­menlerin bu sınıfa kendi aralarında “Kafes” dediklerini öğrendim. Onlara göre bu sınıf, zapt edilmesi neredeyse imkânsız hayvanların tutulduğu bir kafes gibiydi ve bu ka­feste kimse uzun süre hayatta kakmıyordu.

310 numaralı sınıf, koridorun sonunda, okulun en uzak köşesindeydi. Gerçekten de içinde vahşi hayvanlar varmış gibi, insanlardan uzak bir konumu vardı. Güvenlik görevlisi­ne, kendimi bir hayli zorlayarak gülümsedikten ve teşekkür ettikten sonra derin bir nefes alıp sınıfa girdim.

Otuz çift göz anında bana döndü. Çoğunun gözlerinde­ki ışık sönmüştü. Bazılarının gözlerinin etrafında morluklar vardı. Yüzleri, birer çocuktan çok yetişkin gibiydi. Hayat bir şekilde onları erkenden yıpratmış gibiydi. Zaten çocuk ol­dukları da söylenemezdi. Tahminen 14 ile 16 yaş arasında gençlerdi hepsi.

Kapıyı kapatıp sınıfın girişinde durdum. Kapı kolu kırık­tı, o yüzden çocuklar istedikleri gibi girip çıkabiliyor olma­lıydı. Panolarla, resimlerle ve projelerle dolu olması gereken duvarlar bomboş ve bakımsızdı.

Ben sınıfı ve öğrencileri izlerken öğrencilerden bazıları da :eni izliyordu. Çoğu ise çoktan ben gelmeden önce yaptıkları şeylere dönmüşlerdi. Kimisi bir şeyler karalıyor, kimisi bir diğerine sataşıyor, kimisi bağırıyor, kimisi sıraların arasın-

geziniyor kimisi de hiçbir duygu göstermeksizin boş boş etrafına bakıyordu. Sınıfa girdiğim an dışında, çıkardıkları gürültüde en ufak bir azalma yoktu. Saatime baktım. 9’u 12 geçiyordu. Hiçbir şey söylemeden yerime oturdum ve birkaç tez daha saatimi kontrol ettim.

Önümdeki isim listesine bakıp öğrencilerin birbiriyle ko­kuşmalarından isimler yakalamaya çalışarak birkaç isim öğren­meye çabaladım. Saatime tekrar bakıp, otoriter bir ses tonuyla, ” Benim vaktim bol ama sizin beni beklettiğiniz kadar ben de ders sonunda bekleteceğim,” dedim. Sonra tekrar saatime baktım.Hiçbiri ben oradaymışım gibi davranmıyordu. Çoğu halâ ayaktaydı ya da bir diğeriyle tartışıyordu. Sınıf kapısı açıldı ve güvenlik görevlisi kafasını uzatıp, “Bir şeye ya da yardıma ihtiyacınız var mı?” diye sordu. Koşarak oradan uzaklaşmak istesem de sakin kalmaya çalışarak, “Hayır, teşekkür ederim,” dememe rağmen adamın sınıfın önünden ayrılmadığından emindim.

Son bir kez daha saatime baktıktan sonra, “Şu ana kadar benim dokuz dakikamı aldınız, ben de sizi, ders bittikten sonra dokuz dakika bekleteceğim,” dedim. “Rick ve Sam, lütfen tartışmayı bırakıp lütfen yerinize oturun. Ve diğerleri, izin de yerlerinize oturmak için on beş saniyeniz var. Siz yer­lerinize geçtikten sonra size kendimi tanıtacağım ve ardından derse başlayacağız.”

Konuşmamı bitirip sustuğumda, öğrenciler arasında, “Adınızı nereden bildi?”, “Bu şimdi öğretmenimiz olduğunu mu zannediyor?”, “Bakalım ne zaman pes edecek?” seslerinin yükseldiğini duysam da çok geçmeden kısa süreli bir sessiz­lik oldu. Daha önce dersine girdiğim bir sınıf için hazırladı­ğım kartondan bir posteri çantamdan çıkarıp yine yanımda getirdiğim bant sayesinde tahtanın yanına, duvarın boş bir kısmına yapıştırdım. Posterin üzerinde, “Bayan Lily’nin Ku­ralları:” başlığı altında beş madde yazıyordu. Maddeleri yük­sek sesle okuduktan sonra konuşmaya başladım. “Ben Lily, üniversiteden geçtiğimiz haziran ayında mezun oldum. Chi­cagoluyum. Kurallarımı duydunuz, dinlemediyseniz de oku­yabileceğiniz bir yere astım. Ve size iki seçenek sunuyorum. Ya size söylenenleri yapar ve kurallara uyarsınız ya da size söylenenleri yapmaz ve kurallara uymazsınız, ikinci seçeneği tercih etmenizi pek önermem çünkü başınız ağrıyabilir. Bir zamanlar ben de öğrenciydim ve bu yüzden de tüm kurnaz­lıklarınızı ben de, biliyorum. Dediklerim anlaşıldıysa şimdi yoklama yapacağım ve bu sayede isimlerinizi öğrenmeye ça­lışacağım.”

Öğrenciler, bu tarz bir çıkış yapacağımı ummadıklarından olsa gerek, şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyorlardı. Yoklama nispeten sıkıntısız geçti ve dil bilgisi dersi ile başlamaya karar verdim. Ama bu sınıf daha ismin, sıfatın ne olduğunu bile bilmiyordu.

O gün 3.39’da dersi bitirip öğrenciler çıkana kadar  bekledim. Hepsi çıktıktan sonra başımı masaya koyup ıhlamaya başladım. Dil bilgisi dersinden vazgeçip genel kültür  soruları sormaya başladım ama bu çocuklar daha ülkenin başkanının kim olduğunu bilmiyorlardı. Durum böyleyken matematik ya da fen dersine hiç giremeyeceğimi anlayınca en iyisinin okuma yapmak olduğuna karar verdim. Ancak -hepsi üçüncü sınıfa giden bir çocuk gibi okuyabiliyordu. Pek çoğunun kitabı bile yoktu. Doğru düzgün ders işleyemeye­ceğimi anlayıp vakit öldürmek için onlardan kompozisyon yazmalarını istemiştim. Anlayacağınız, durum vahimdi.

Eşyalarımı toplayıp, görevden ayrılacağımı bildirmek için müdürün yanına gitmeye karar vermişken Wendy adındaki bir öğrencinin yazdığı kompozisyon gözüme takıldı. Yaza­cakları konu, “Hayatımdaki En Değerli Kişi” idi. Wendy, teyzesini yazmıştı. Wendy daha çok küçükken annesini bir kazada kaybetmişti. Babasını ise hiç görmemişti çünkü Wendy doğduktan kısa bir süre sonra hapse girmişti. Durum böyle olunca Wendy ve iki kardeşi, kendisinin de üç çocu­ğu olan teyzesiyle yaşamak zorunda kalmıştı. Wendy’nin dil bilgisi hiç iyi olmasa da yazısı için çabaladığı belliydi. Tey­zesinin tüm zorluklara rağmen hiç yılmadan çalıştığından, onları bir bakımevine verebilecekken bunu reddedip her şeyi göğüslediğinden bahsediyordu. Belki bir bakımevinde daha iyi bir muamele görebileceğini ama sevginin, iyi kıyafetler­den ve güzel yemeklerden daha değerli olduğunu yazmıştı.

Wendy’nin yazdıklarını okuyunca kendimi çok kötü ve suçlu hissettim. Çok rahat bir çocukluk ve eğitim hayatı ge­çirmiştim. Üniversiteden iyi bir dereceyle mezun olmuştum. Ailem her zaman yanımdaydı. Her zaman güzel kıyafetlerim vardı ve annem çok iyi yemek yapardı.

Bir süre daha oturduğum yerde kalıp bu sınıftan vazgeç­memek için bir sebep bulmaya çalıştım. Bu çocuklara ne öğretebilirdim ki? Daha isim nedir, sıfat nedir, başkanları kim­dir bilmiyorlarken onlara Amerikan tarihi öğretemezdim. Onların hayatlarını anlamam mümkün değildi çünkü  çok farklı bir geçmişe sahiptim. Sonra Wendy’nin yazdıkla­rını tekrar okudum.

Sınıftan çıktığımda müdürün yanına gitmek yerine en yakın kırtasiyeye giderek otuz tane sözlük aldım ve sınıfa geri döndüm. Sözlükleri sıraların üzerine yerleştirdikten son­ra tahtaya ertesi günün tarihini atıp altına beş tane kelime yazdım. Kelimelerin altına da, “Bu kelimeleri defterlerinize yazıp sözlükten anlamlarını da yanlarına yazın ve birer cümle içinde kullanın,” yazdıktan sonra sınıftan çıktım. Çıkarken güvenlik görevlisinin yanına uğrayıp sınıfın kapı kolunu ta­mir edip edemeyeceğini sorduğumda halledeceğini söyledi.

O gün sinirlerim yıpranmış ama tuhaf bir şekilde umutlu hâlde evime dönüp güzel bir duş aldım. Wendy’nin yazısı önümde, akşam yemeğimi yedikten sonra erkenden yattım. Yorucu bir gün beni bekliyordu.

Ertesi sabah, bilerek sınıfa biraz geç girdim. İçeri girdi­ğimde öğrenciler kafası karışmış bir hâlde önlerinde duran gözlüklere ve tahtaya bakıyordu. Bazılarının pek umurunda olmamıştı ama Wendy ve birkaç başka öğrenci, defterlerine bir şeyler yazmaya başlamıştı bile. Bu sınıf için ufak da olsa bir umut var mıydı yoksa?

Kapı kolu da tamir edilmişti. Geriye sınıfın duvarlarını doldurmak ve onlara, daha güzel bir hayatın var olduğunu göstermek kalmıştı. Bugüne kadar onlara daha farklı bir tavır sergilememiş olan öğretmenlerden farklı olmayı ve bu öğrenciler için bir şeyler yapabilmeyi gerçekten istiyordum.

Zaman içerisinde sınıfta ödüllü okuma yarışmaları ve belli bir notun üzerinde sonuçlar alanlara ufak ödüller verdiğim düzenledik, idare ile konuşup sınıfın boyasını yeni­cen yaptırdık ve yeni duvarlarımıza öğrencilere ödev olarak erdiğim “İlginç Bilgiler” panolarıyla, resim derslerinde ortaya  çıkan yaratıcı resimleri astık. Onlar günden güne daha bireyler hâline geldikçe ben de kendimi daha iyi hissedi­yordum.

Ve bir gün hayatımın en büyük kararını alıp müdürün ya­nına giderek, eğer kabul ederlerse yeni öğretim yılında da o sınıfın başında kalmak istediğimi söyledim. Bu habe­re idare kadar, onlarca öğretmenden kurtulmayı başarmış öğ­rencilerimin de sevinmesi ise alabileceğim en güzel hediye oldu.