Ana sayfa Köşe Yazarlarımız Umut Krallığı

Umut Krallığı

109
0

Bugün size ailevi sorunların nasıl her alanda kendini gösterdiğini ve kimseyle paylaşmamanın  insana nasıl ağır bir yük olduğunu anlatan bir hikaye paylaşacağım .

Bazı ebeveynler çocuklarıyla ilgili hiçbir kötü haberi duymak istemezler. Bay Earl de bu babalardan biriy­di. Ama bir konuda onun yardımına ihtiyacım vardı. Bütün bir öğle tatilimi, onu kızıyla ilgili bir şeylerin ters gittiğine sandırmak için harcadım. Kızı tarif edilemez bir duygusal acıyla baş etmeye çalışıyordu. Ama Bay Earl’ü ikna etmeyi başaramadım, yaptığımız konuşma boyunca duvara konuşuyormuşum gibi hissettim.

20 senelik öğretmenlik hayatımın ardından kendimi ‘işini  biri’ olarak tanımlayabiliyordum. Peki, Josie hakkın­daki düşüncelerimde hatalı mıydım? Josie’nin şu anki duru­cunda benim de bir payım var mıydı? Bilemiyorum… Ba­rısının böyle düşündüğü kesindi. Bay Earl bana açıkça ‘fazla duygusal’ olan kızına yüklendiğimi, onu gözümde büyüttüğümü söylüyordu. Ben durumun böyle olduğuna kendimi bir  türlü ikna edemiyordum.

Okul yılı başladığında, Josie yeşil gözleri ve minnacık be­deniyle en iyi öğrencilerimden birisiydi. Anlattığım şeyler çok çabuk kavrıyor, matematik problemlerini ve diğer bütün projelerini kolaylıkla hallediyordu. Bunlardan da öte, yaratı­cı yazarlıkla ilgili olağanüstü olarak tanımlanabilecek bir ye­teneği vardı. Biraz utangaç bir çocuk olsa da sınıfta benimi; ve arkadaşlarıyla kolaylıkla iletişim kurabiliyordu.

Dönemin ortalarına geldiğimizdeyse, Josie ile ilgili üzücü değişimlere tanık oldum. Sürekli dikkati dağılıyor, en kolay ödevlerden bile gözü korkuyordu. Bazı günler bir öfke nöbe­ti geçirip, gözyaşlarına boğulmadan önce kâğıda adını soya­dını bile yazamıyordu. Kollarını göğsünde kavuşturup ağzını sımsıkı kapıyor, saatlerce hiç sesini çıkarmadan oturuyordu. Yazı yazmayı o kadar sevmesine rağmen, verdiğim yazı ödev­lerini bile bir günde bitiremiyordu.

Beni, evini aramaya iten asıl sebep ise son zamanlarda gö­rülmeye başlanan asosyal davranışlarıydı. Teneffüslerde arka­daşları voleybol, futbol ya da basketbol oynarken; o sessizce bir köşede oturuyordu. Yemek aralarında da tek başına sınıf­ta kalıyordu; çünkü ne yemekhaneye gidecek parası ne de evden getirdiği bir yiyeceği oluyordu. Sınıfta çocuklara ders dışı bir ödev için kendinize bir eş seçin dediğimde bile Josie tek başına kalan çocuk oluyordu.

Peki, Josie’nin babası evlerini aramama neden bu kadar olumsuz bir tepki göstermişti? Neden o da benim gibi kızı­nın değişen davranışları için endişe duymuyordu? Josie’ninbir konuyla baş etmekte zorlandığı belliydi. Peki, annesi ne­redeydi? Evi aradığımda annesiyle görüşseydim, bu konuda daha büyük bir ilerleme kat edebilir miydim acaba? Kadın belki de hamileydi? Ya da taşınacaklardı. Josie’nin durumu­nun ev ile ilgisi olduğuna emindim ama tam olarak ne oldu­ğunu bir türlü çözemiyordum. Babası ise evle ilgili her şeyin yolunda olduğunu, benim kendi işime bakmam gerektiğini söylüyordu.

Yaptığım görüşmeden birkaç gün sonra Josie, okula eski püskü bir elbisesi, taranmamış kirli saçları ve güçlükle açık duran gözlerle geldi. Sırasına oturduğu gibi çantasından bir kitap çıkardı ve kafasını sanki bir yastıkmış gibi onun üzerine soyarak uyumaya başladı.

3 saat sonra öğle arası vakti gelince yavaşça onu uyandır­dım. Bu kez ne olduğunu öğrenmeye kararlıydım. “Bazı ge­celer kötü rüya görmemek için uyumuyorum da,”  dedi küçük kız.

Öğle yemeği için evden getirdiğim böreklerin olduğu kabı çıkardım ve “Biraz börek ister misin?” diye sordum.

“Annem de eskiden bana bunlardan yapardı,” dedi.

“Eskiden mi?” diye sordum ama çok tehlikeli bir adım iattığımı i biliyordum. Josie aylardır annesi hakkında konuşmamıştı.

Josie bir eliyle kitaplarını düzeltirken, bir eliyle de kafasını taşımaya başladı: “Annem, bir şey yapamaz artık. Çünkü o, …”

Bir yere mi gitti? Yoksa hasta falan mı oldu?” diye sorarak anlatmasını kolaylaştırmaya çalışıyordum.

“Hayır, yani evet. Anlatmak istiyorum aslında ama size bir şey anlatamam, babam kimseye söylememem için bana söz verdirdi. Verdiğim sözleri tutmam gerekir, değil mi? diye sordu ama gözleri, ‘Hayır, anlatabilirsin,’ demem için yalvarıyordu.

Sakin kalmaya çalışarak, Josie’nin önüne birkaç dilim bö­rek koydum ve ona bir parça peçete uzattım. ‘Ne yapabilirim de bu çocuğun omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletebili­rim,’ diye düşünüyordum.

Biraz sonra aklıma bir fikir geldi. Kalkıp masamdan bir­kaç temiz sayfa aldım ve Josie’nin önüne koydum. Eline bir kalem uzatarak, “Bir varmış, bir yokmuş…” dedim.

Birden Josie’nin gözleri parladı. Olduğu yere doğrulup, “Bir varmış, bir yokmuş…” diye tekrarladı ve temiz sayfaları önüne çekip yazmaya başladı.

Öğle arası bitmeden yaratıcı yazarlık ‘ödevini’ bana teslim etmişti.

Bir varmış, bir yokmuş…

Perişanlık Krallığı denen bir yerde bir kral ve küçük prenses kızı birlikte yaşarmış. Çok zenginlermiş ve sarayları da oldukça güzelmiş ama kral ve prenses hiç mutlu değilmiş. Çünkü onlar­la birlikte yaşayamayan kraliçeyi çok (hem de çok!) özlüyorlarmış. Kraliçe çok hastaymış, krallığın doktoru da iyileşmesi için onu hastaneye yatırmış. Ama kraliçenin hastalığı zihnindeymiş, dinlenmek ona bir yarar sağlamıyormuş.

Birkaç gün geçtikten sonra doktor, kraliçenin sarayı ziyaret etmesine izin vermiş. Doktor, eğer kraliçe kral ve prensesi gö­rürse, kendini daha iyi hissedebilir diye düşünüyormuş. Ama bu fikir her şeyi daha da kötü bir hâle getirmiş; çünkü kraliçe saraya geldiği gece bir kutu hap içmiş (hem de bilerek!) ve nere­deyse ölecekmiş.

Kraliçe (mecburen) hastaneye geri dönmüş. Kral ise eskiden olduğundan bile mutsuz bir durumdaymış. Kral artık HER ŞEYDEN KORKAN’ küçük prensesle bile ilgilenmiyormuş. (.Hatta eğer birilerine bir şey söylerse, onu zindana atacağını bile söylemiş.)

Prenses sonsuza kadar mutlu bir hayat yaşayamayacağını bildiği için çok korkuyormuş.

SON

Josie’nin yaşadıklarını böyle güzel anlatabilmesi beni şaşırtmadı. Fırsatını bulduğu an bütün yüklerini hemen­cecik dökebilmesiydi beni şaşırtan. Bu yazdıklarının doğ­ruluğu teyit etmem gerekiyordu elbette ama Josie’nin tüm yaşadıklarını içine sakladığı zindanın anahtarını bulduğuma emindim. Annesinin yaşadığı bu akıl hastalığı ve intihar gi­rişimi onun için zaten yeterince ağır yüklerdi. Bunun ya­nında babasının da onu desteklememesi ve yalnız bırakması oldukça yıkıcıydı.

İstemeyerek de olsa, Josie’nin babası benimle ve oku­lun psikoloğuyla görüşmeyi kabul etti. Kızının yazdığı kısa hikâyeyi gördüğünde donup kaldı. Elindeki hikâyeyi okur­ken gözyaşlarını tutamıyordu.

Artık Josie’nin durumunun evle ilgili olmadığında diret­miyordu. Okul ve sosyal hayatındaki başarısızlıkları için beni ya da bir başkasını suçlamayı da bırakmıştı. Nihayetinde kı­zının sorunlarının aslında bir yardım çağrısı olduğunu fark edebilmişti.

Josie’nin annesi hiçbir iyileşme umudu olmadan hastane­de tutulmaya devam edildi. Ama babası artık kızının tüm bunları tek başına göğüslememesi gerektiğini biliyordu. Ba­basıyla evdeki durumları düzelten Josie, eskiden olduğu gibi en iyi öğrencilerimden biri hâline geldi.

O zamana dair merak ettiğim tek bir şey var. Tüm bu kar­maşanın ardından babasının ilgisini tekrar kendinde hisse­den Josie’den bir ödev daha hazırlamasını isteseydim, acaba yazısına ‘Bir varmış bir yokmuş… Umut Krallığı denen bir yer varmış..diye başlar mıydı?