Ana sayfa IŞIĞIN GÖR DEDİĞİ Uzakta aranan hazine

Uzakta aranan hazine

300
0

“İnsanoğlu, sahip olduklarının kıymetini bilmemesi ile meşhurdur. Balık tutan insanları gözlemleyin; oltayı hep uzağa atmaya çalışırlar. Belki yakınlarında daha büyük balıklar vardır ama bunun farkında olmazlar. Aynı şekilde, mutluluk, huzur, şans, hep dışarıda aranır. Biraz olsun kendi kapımızın önüne, kendi bahçemize, evimize ve en önemlisi ailemize baksak belki hiç bir zaman mutsuz olmamanın sırrını çözmüş olacağız. Bununla ilgili bir hikayeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Genç bir adamın, evinin bahçesindeki hazineyi çok uzaklarda arama öyküsü sizlerin de beğenisini kazanacaktır.”

Bir zamanlar, karlarla kaplı bir dağın tepesinde mavi boyalı bir evde yaşayan ve geçimini çobanlıkla sağlayan bir genç vardı. Her geçen gün birbirine benzer sayılırdı onun için. Ailesiyle huzurlu bir hayat sürer, hayvanları va­dilerde otlatır ve akşam olunca eve dönerdi.

Bu sıradan gibi görünen hayatın derinine inmeye de çalışırdı çoban. Koyunlarını otlatmaya gittiğinde, geceleri gökyüzüne uzun uzun bakar yıldızları düşünür, Yaratıcı­nın haşmetine hayret ederdi. Bahar mevsiminde tepeleri kaplayan rengârenk çiçeklerin sergilediği güzellikleri sey­reder, Yaratıcısının sanatının güzelliğine hayran kalırdı.

Genç çoban bir gece bir rüya gördü ve hayatı değişti. Rüyasında şehre gidiyor, şehri ikiye bölen nehrin üzerin­deki köprünün ayaklarına iniyor ve orada gömülü bir hazi­ne buluyordu. Önceleri üzerinde durmadığı bu rüyayı de­falarca görünce karar verdi: Şehre gidecek, köprünün al­tında gerçekten bir hazine olup olmadığını anlayacaktı.

Uzun süren bir yolculuktan sonra şehre ulaştı ve doğ­ruca köprüye gitti. Köprünün çok sıkı bir koruma altında olduğunu görünce biraz ümidi kırıldı. Şehrin bu kısmı si­lahlı askerlerle kaynıyordu, çünkü köprü kralın sarayına giden yolu taşıyordu üzerinde.

Genç, günlerce köprünün civarında dolaştı durdu, üs­tündeki yoldan geldi geçti, ama bir türlü ayakların olduğu kısma inemedi. Aradan iki hafta geçti. Bir gün muhafızlar­dan birisi onu yakaladı ve sorguya çekmeye başladı.

“Seni her gün bu köprünün etrafında görüyorum. Mak­sadın nedir ey köylü? Yoksa kralımıza suikast mı yapmak istiyorsun?” diye soran muhafıza, zaten hayal kırıklığına uğramış olan genç rüyasını olduğu gibi anlattı.

O hikâyesini bitirdiğinde muhafız müthiş bir kahkaha patlattı. Öyle kendinden geçercesine gülüyordu ki, genç neye uğradığını şaşırmıştı. Askerin bu davranışına bir an­lam veremiyordu. Sonunda, muhafız kahkahalarına ha­kim olup doğru dürüst nefes alabilmeyi başardı ve gülme hıçkırıklarının arasında şunları söyleyebildi:

“Siz köylüler ne kadar safsınız ki, gördüğünüz rüyalara inanıyorsunuz. Ben de senin gibi rüyalarıma aldırış ede­cek olsaydım, şimdi tozlu topraklı yollarda, tepesi karla kaplı dağın üstündeki mavi boyalı bir eve gidiyor olurdum. Günlerdir gördüğüm rüyaya bakılırsa, o evin bahçesindeki ağacın altında bir hazine gizliymiş.”

Köylü, askerin bahsettiği evin ve bahçenin kendisininki olduğunu anlamıştı. Evine döndü. Ağacım altını kazdığın­da o hazineyi buldu. Hazine hep kendi Bahçesindeydi, ama onu önce uzaklarda araması gerekmişti.