Ana sayfa Fatma Polatcan KORONAVİRÜS ESARETİ

KORONAVİRÜS ESARETİ

1100
0

Yaşam; umutlarımız, hayallerimiz kadar sonsuz, iki hece beş harften oluşacak kadar sınırlı ve kısa. Kelimelerin kağıda sevdası gibi sıcak ve hasretli, kağıda dökülmeyen mürekkep misali soğuk ve inatçı. 

Hayallerimizi,  sevinçlerimizin, gülüşlerimizin ömrü kadar yaşıyor ve onların bizde bıraktığı sızılar kadar ölüyoruz. Sahi bizler yaşamdan payını alamamış yarım kalmış bedenlerimizde kaç ölüyle yaşıyoruz? Kaç ölünün can kırıklarıyla hayat buluyoruz? Soralım kendimize bizler yaşıyor muyuz? Yaşayan bizlersek uzuvlarımızdaki ağırlıkta neyin nesi? İşte tam da burada hayallerimizle gelecek işin içine giriyor ve beynimizi, kalbimizi ele geçirerek hakimiyetini kuruyor. 

Pervasız kanatlarla çıktığımız yollarda, dünya taş niyetine önümüze mağrur kişileri koyarak emellerimizden vazgeçmemiz için elinden geleni yapıyor. Tabiatın kötü meyveleri olan bu şahısların nüvesinde aklınıza gelecek her türlü kötülük olduğu için baş etmemiz biraz zor olsa da ereklerimizden, zirvelerden vazgeçmiyor aksine daha çok istiyoruz. Bu çok istemeler de insanın bedenine yaptığı bencilce bir soykırım. Başlarda bunu tam idrak edemesek de istemenin verdiği ihtirasın önüne geçemiyor ve bizi sarhoş edip kendine bağlayan arzunun uğruna yaşamın tadını hep geleceğe yüklüyoruz. Anı yaşamak varken gelecek hırsıyla kör olmuş gözlerimizi her şeye kapıyor, etrafımızdaki güzel seslere sağırlaşıyoruz. 

Tüm dünyayı kasıp kavuran Koronavirüs salgınının bize öğrettiği en güzel derstir bu. Zihnimizden, anılarımızdan yıllarca silinmeyecek bir dersi verdi bizlere. Tabiat ananın adalet için ter dökmesinin beden bulmuş halini yaşıyoruz bu günlerde. Salgından bu yana idealleri uğruna kan döken insanoğlunu oynuyor tabiat. 

Salt hayatını idame ettirmek için sabahtan akşama kadar ter içinde koşturanların; çıkarları uğruna aklını, şerefini, huzurunu, kalbini kısacası sahip olduğu tüm güzel şeyleri satan şahıslara karşı mücadelesinin sonucudur bu salgın. Evladı başucunda kanlar içinde yatarken savaştan kaçan annenin feryadının evrene yankısı, yine savaşın gerçek yüzünden kaçarken karların altında sessizce can veren mültecilerin çığlığı, denizin dibine vuran çocuk cesetlerinin tertemiz suya olan sitemleri, açlıktan kemikleri sayılan çocukların evrene olan isyanları… Koşanların, kaçanların,  gidenlerin, gelenlerin vardığı aynı noktadır Koronavirüs. Paranın arzusuna kapılıp şimdiki zamanı yarına erteleyenlerin umutsuzca düne olan özlemi… Tabiat, ideallerine sıkı sıkıya bağlanıp etrafındaki kötülükleri unutan insanları eve tıkayarak özgürlükleriyle cezalandırıyor. Açlıkla, umutsuzlukla, acıyla, korkuyla sınıyor. Onu anlayalım diye yapıyor bunu… 

Kendimize biçtiğimiz yahut bize biçilmiş rollerimizi tabiat oynuyor şu an. Benliğimiz elimizde değil. Vaktinde kölesi olduğumuz düzenden ötürü tabiata, çevremize, ailemize, arkadaşlarımıza, patronumuza, müşterilerimize maskelerin ardından bakıyorduk. Ve salgın gelip maskelerimizi düşürdüğünde, kaçımız aynada gerçek yüzünü görünce ne kadar yalnız olduğunu hissediyor? Her gün insanlar öldükçe kaçımız korkuyla yine maskelere sığınıyor? Tabiat bedenimize çökmüş kalbimizde ağırlık yapıyor! Yapmaya da devam edecek!