Ana sayfa Fatma Polatcan BİR KUŞUN ÖLÜ ZİYARETİ

BİR KUŞUN ÖLÜ ZİYARETİ

571
0
PAYLAŞ

Artık Van’dan yazan Üniversite Öğrencisi bir köşe yazarımız var


Fatma Polatcan Kimdir?
Ben Fatma Polatcan. Aslen Özalplıyım ama ailemle uzun zamandır Van merkezde yaşıyorum. Yaklaşık üç yıldır bu meşakkatli yolda yürümeye çalışıyorum. Önceleri öykü yazmakla başladım.
Sonra deneme, eleştiri yazısı derken bu günlere kadar geldim. İlk yazılarım dergilerde yayımlandı. Sonra Şehrivan gazetesinde devam ettim. Yazmaya başladıktan dört ay sonra Van geneli yapılan “dostluk konulu deneme yarışmasında” il 4. sü oldum. Yine 2019 da yapılan “15 Temmuz konulu mektup ve şiir yarışmasında” mektubumla il 2. si oldum. Şehrivan gazetesinin yanı sıra Van Postası gazetesinde de köşe yazarlığı yaptım. Çeşitli dergilere de yazı gönderiyorum hâlâ. Van’ın sesini, insanlara Ankara’dan duyurmak daha bir güzel olacaktır diye düşündüm ve sizin gazetenize yazı göndermeye karar verdim. Umarım Allah yüzümü kara çıkarmaz ve buradaki insanların çığlığı olurum.

Polatcan’ın bugünkü yazısı;

Soğuk soğuk terler akıtıyordum yatağımda. Uyku ile uyanıklık arasında bir yerdeydim. Acımsı bir tat vardı dilimin ucunda. Kelimeler mi acıyordu yoksa çaresiz suskunluğuma? Oysa haykırsam, çığlıklarım keskin bir bıçak gibi delerdi dilimin ucunda birikmiş harfleri. Uyku ile uyanıklığın vermiş olduğu sarhoşluğu yaşıyordum. Kelimeler yavaş yavaş dökülüyordu zihnimin yorgun köşelerinden.
Gözlerim dünyayla bağlantısını kesmiş halde derin derin ruhumu süzüyordu. Acıyordum bendeki uzak bene. Başımı koyduğum yastık ile gözyaşlarım arasında geçen kavgadan, yastığın ‘ıslanmayan derin yaraları’ taşıdığını öğreniyordum. Peki içime akıttığım yaşların hesabını kim verecekti? Dalıyordu gözlerim koyu renkli uzaklara. Uzun, solgun bir titreme alıyordu beni. Başıma ince bir sızı hakim olmuştu. Gözlerim kapanmaya yakın, keskin diyarlara yolculuğa çıkıyordu. Üşüyordu iliklerim, üşüyordu zehir zemberek yakarışlarım. İnleyen hıçkırıklarla kendimi bir sokağın ortasında buluyordum. Gece, tüm ustalığıyla çökmüştü yalnız simalara.
Bir kadın beliriyordu karşımda. Üstü başı yırtık, kirli düzene ayak uyduramadığı için darmadağın… Yüzünde yılların eskitmediği derin çizgiler, çizgilerden hayatına giden yollar, yollardan geçmiş hasret kokan anılar…
Elleri nasırlı, parmakları yorgun, damarları bitkin… Bembeyaz saçları… Ne acıların kırıntılarını taşıyordur kim bilir saçlarının dibinde?
Gözlerinde ufak bir çocuk görüyorum. Yere uzanmış bitkin, yorgun haliyle. Üzerini koyu renkli, kirli, yırtık bir battaniyeyle örtmüş. Yıldızlar üzerinde hayat bulurken gökyüzü en güzel tonuyla örtmüş üzerini. Yüzünde yorgun çizgilerden uzun yollar taşıyor. Küçücük elleriyle dünyayla başa çıkmaya çalışıyor. Saçları simsiyah. Kim bilir ne beyazlar saklıyordur saçlarının dibinde? Elimi saçlarına götürüyorum okşamak için. Yüzüm derin çizgilerden, ellerim bitkin anılardan, saçlarım bembeyaz günlerden geçiyor.
Tekrar derin bir yalnızlıkla baş başa kalıyordum.
Kendimi bir anda yaşanmışlıkların bittiği yerde, büyük bir mezarda buluyordum. Bazen genç bir kızın mezar taşına sarılan duvak, bazen toprağa özenle ekilmiş çiçek, bazen bir annenin baş ucundaki bebek ayakkabısı, bazen bir babanın baş ucundaki kızının özlemi, bazen bir kuşun ölü ziyareti… Kendimi arıyorum sonra.
Baş ucumda kirli, yırtık battaniyeyle sarılmış bir çocuk buluyorum. Öyle derin uyumuş ki sonsuza dek uyandırmamaya söz veriyorum.