Ana sayfa Köşe Yazarlarımız ELLERİM BÜYÜDÜ AVUÇLARINDA-KÖŞE YAZISI

ELLERİM BÜYÜDÜ AVUÇLARINDA-KÖŞE YAZISI

2879
0

Oğlum çizdin mi kâğıda ev, araba, masa başı bir iş?

Çizdim anne…

Hayırlı bir de eş çizseydin oğlum…

O nasıl çizilir bilmiyorum ki anne…

Oğlum işte nikâh masası çiz, üç katlı pasta çiz, bolca da insan çiz davetlileri temsilen…

Temsili nikâh memuru, temsili şahitler, temsili orkestra ve sanatçı da çizeyim mi anne?

Bak bir de dalga geçiyor serseri… Hadi çizdinse yürü Sebahat halanların bahçesindeki gül ağacının dibine gömelim kâğıdı…

Cin Ali’ den hallice resim kabiliyetimle çizdiğim, ev, araba, iş, eş, mutluluk, liste öyle uzun ki Hızır ve İlyas Aleyhisselam’ ların yerinde olsam ben de bana uğramazdı.

Gül ağacının dibine hayallerimi gömüp çıkıyordum ki Sebahat hala seslendi;

-Nereye gidiyorsunuz? Buyurun hıdrellez sofrasına…

Bulgur pilavı, kavurma, ayran… Yufka ekmeği ile sarıp sarmaladığımda;

Dakika bir, gol l5îr… İlk dileğim kabul oldu bile…

Ne dileği?

Mutluluk dilemiştim…

Eeee?

Bulgur pilavı, kavurma ayran ve yufka ekmeği… Mutlu­luğun resmigeçidi…

Çoban salatasız eksik kalmasın mutluluk diye iki daki­kada salata yapıverdik. Kavurmanın yanına koyup sarıverin yufkaya…

Katmer de yaptıydık…

Al sana katmerli mutluluk…

Katmerli mutluluğu daha da katmerli hale getiren haber kardeşimden geldi. Yıllık iznini almış, yeğenlerimle birlikte on günlüğüne geliyorlarmış.

Ankara’ dan abileri gelen Grup Gündoğarken’ in evlerin­deki bayram havasının aynısı bizim evde…

Anneme babama, torunlarını görme sevinci gün gibi doğarken…

Ben çocukluk masalı gibi gül ağacına muradımızı anla­tırken…

Resmen şakıdım da bülbül oldum, dileklerimi kâğıda resmederken…

Umut dediğin sıcacık bir yufka ekmek, arasına delikanlı­lık düşlerimi koydum. Kâğıdı mutluluk şeklinde katladım. Dileklerim resim de olsa ıslanmasınlar diye naylonlara sar­dım… Umut çizdim olduramadım… Kalp çizdim dolduramadım… Heves çizdim durduramadım… UffF ya yeni bir iş nasıl çizilir, masayla koltuk tamam da işin içeriğini A4 ‘e tam olarak yansıtamadım.

Çaylarınızı da için de öyle gidersiniz. Dediler Sebahat hala ve Fikriye hala, biz tam kalkmak üzereyken…

Alaattin yeğenim gece tuzlu bir şeyler ye ve su içme­den yat… Rüyanda sana kim su verirse nasibin o’dur…

-Valla Sebahat hala ben şanssızım… Garanti paralı su satan bir dayı denk gelir. ” Şaşal su içen mi evladım? ” diye de sorar.

Eve geldik. Babam elinde kumanda, dilinde televizyonu gayrete getirecek motivasyon artırıcı cümleler…

-Oğlum çalışmıyor bu meret, akşam da annenin dizisi var, hiçbir kanal yok…

Türkiye genelinde bir durum baba, frekanslar değişmiş, internetten bakıp bakıp yapacağız artık, meraklanma ben hallederim…

Dur oğlum dur TRT geldi, ama diğer kanalların hiç biri yok…

Hiç mi yok?

Hiç yok…

Olsun be baba hiç yoktan iyidir. Diye espri de yapamı­yor insan, esprinin muhatabı babası olunca…

Oğlum hani geçen bir tuşa basmıştın da olmuştu, o hangi tuştu?

Açma kapama tuşuydu o baba, uydu kapalıymış, açtım sadece…

3′ e bastım ben sonra yanlışlıkla başka bir tuşa basıp kapattıysam…

Yok baba, genel bir düzenleme söz konusu…

Eee oğlum nasıl uyduracağız bu uyduyu?

Annemin dizisini öne süren babamın asıl amacı akşam ki Beşiktaş maçı…

Laptop kucakta, frekanslar, horizontal, vertical, şebeke açık, arayışlar, bulamayışlar… Deneyişler, sinyal yok, fre­kans alamayışlar… Yani ” ruh ikizimi bu kadar arasam bu­lurdum garanti” şeklinde hayıflanışlar… Yok ya nasıl beceremiyorum diye stres oluşlar, bunalışlar… Baktım olmuyor, netten izlersin baba, bağlarız televizyona, ohh miss şeklin­de durumu kurtarışlar…

Anten dönmüştür belki bir çıkıp baksan?

Ricacı annem olunca, çanak antenden anlamasan da sırf gönlü olsun diye çıkarsın apartmanın çatısına, ayakta terlik, terlik bir kayarsa diye tırsa tırsa…

Eskiden olsa ne kadar kolaydı… Rüzgârda anten döner­di de hani, çıkarırlardı çatıya, döndür dur anteni, zaten 3 adet TRT kanalı iki de özel kanal, yayın desen karasal, çok aramadan karşına çıkardı. Nerde eski antenler? Çanak an­teni döndür döndür nereye kadar?

Çok küsuratlı bir iş olduğunu kavrayınca, neyse bir ser­vise danışalım hele diye tatlıya bağlayışlar…

Bak kardeşlerin, yeğenlerin de gelecek, televizyonsuz olmaz, yaptırıver oğlum…

Ricasında ısrarcı annem olunca, bir koşu gidilir televiz­yon tamircisi tanıdığın dükkânına…

Tam hayırlı işler diye girilecekken dükkâna, ilk bakışta anlaşılıyor ki işler bayağı bir hayır… Gözünün gördüğü her yerde risayvır…

Ve ” risayvırı sök getir Ati, hallederiz” diyen on numara beş yıldız bir tavır…

Onca hem cinsinin yanında, sahibi kadar tez canlı hemen kaynak yapıveriyor bizim risayvır… 15 dakikalık bir işlem, ücret; ne verirsen Ati… 15 dakikaya 10 TL kurtarır hesabıy­la tezgâha ilgili banknot bırakılır… Yağmura yakalanmaya­yım diye koşar adım yağmura yakalanınca erimeyeyim diye şeker adım eve varılır…

Kapıda komşu teyze…

Ahh evladım ben de şimdi annene seni soruyordum…

Buyur teyzecim…

Nasılsın iyisin inşallah guzum?

İyiyim teyze, ne olsun? Islandım, bir kuruyayım, bir şeyler atıştırayım da gece mesai var, az uyuyayım…

Aman iyi iyi guzum… Bak ne diyeceğim, bizim kanallar karışmış, bir tek TRT var, dizilerim kalacak hep, yağmurdan sebep olsa gerek, kek de yapıp getirdim, bir yapıver uydu­yu, hadi evladım…

Valla teyze şimdi televizyoncudan geliyorum, az bekle de arayıp yarına randevu alayım…

Annemin ricacı bakışlarının pusulasında, koltuğumun altında bizim risayvırın komşusu yine bizim televizyoncu­nun muayenehanesindeyim.

Hıdrellezin birkaç gün sonrası… Yine muayenehanede­yim. Annemin var olan ağrıları daha da arttı. Oğlu, kızı ve torunları gelecek diye epey yordu kendini… Hastaneye gitmemek konusunda da hayli inatçı… Sözümü ancak aile hekimine kadar dinletebildim. Mahallemizdeki sağlık oca­ğında, aile hekimimizin muayenehanesindeyiz. Bazı tahlillerin yapılması gerektiğini, yarın hastaneye gitmemiz gerek­tiğini söyledi.

Hastaneye gitmek konusunda kimseyi dinlemiyor. Taa ki kardeşlerim ve yeğenlerim gelene kadar… Yeğenlerim Yiğit ve Efe babaannelerini ikna için devrede;

Babaanneciğim sen uf my oldun? Ben uf olunca dokto­ra gidiyorum. Doktora gidelim sen iyileş ben çok üzülüyo­rum. Abim de üzülüyor.

Evet babaanne yarın gidelim hastaneye…

Dediler… Bir kere söylemeleri yetti ve hastane yolunda­yız.

Yeni yapılan devlet hastanesine gidiyoruz. Smart hasta­ne diye geçiyor ilçemiz literatürüne… Yani türünün en “Akıllı Hastane” si…

Daha kapıdan girer girmez kocaman bir tabela; TRİAJ yazıyor…

Dedik, cidden “Akıllı Hastane”… Baksana daha girişte ölçü­yor hastane, kendi tirajını…

Öğrenmeye aç bir toplumun bireyleri olaraktan, bir bi­lene soralım dedik, doyuralım bilgi açlığımızı… Pek prezantable görünümlü görevliye, en kibar biçimde;

Af edersiniz, TİRAJ bölümü çok isabetli olmuş, hangi sistemle ve nasıl ölçüyorsunuz tirajınızı?

Pardon efendim, anlamadım, ne tirajı?

Normal dil eksik kalınca, vücut dili, jest ve mimiklerle, kocaman tabelayı ve üzerindeki yazıyı gösteriyorum.

Tabela kadar kocaman bir gülümseme beliriyor görevli­nin yüzünde…

“Tiraj” değil o efendim, ” Triaj” yani bir nevi öncelik kategorizasyonu… Hastaları aciliyet durumlarına göre be­lirleme şeysi…

Hani bir savaş filmi vardı. Çok ünlü bir filmdi, o filmde­ki gibi mi?

Nasıl?

Filmde sizden iyi olmasın, bir hemşire vardı.

Kate Beckinsale?

Evet o… Hani filmde revire gelen o kadar yaralıyı önce­liklerine göre belirlemesi gerekiyordu. Malzeme de yok… Ne yapayım, ne yapayım diye düşünürken, rujunu çıkarıp ağır olan yaralıları işaretlemişti. Yani ” Triaj” dediğimiz şey, hemşire Kate’ in ruju mu?

Görevli yeniden gülümsedi. Nasıl gülümsemesindi? Onca yıllık hemşirelik hayatında belki de ilk defa Kate Beckinsale’ ye benzetilmişti. O motivasyonla tarif etti annemi muayene ettireceğimiz polikliniği…

“Akıllı Hastane” olarak adı geçen yeni hastanemiz ger­çekten çok akıllı… Öyle bir seferde polikliniği buldurma- makta kararlı, kocaman bir labirentin içinde kardeşimle dönüp duruyoruz.

Ayrılarak arayalım istersen abi, polikliniği bulan diğeri­ni arasın.   ^

İyi fikir koçum, annemin yanından ayrılma…

Tabelalardaki yön işaretlerini takip ederken iki mikron­luk bir sapma oldu zannederim. Poliklinik diye kafeteryaya gelmişim. Görevliden yardım isteyeyim dedim, görevlinin yanında bir teyze, hayli telaşlı;

Ayy gizim bi yardım et hele, Mualla’yı kaybettim.

Başınız sağ olsun, hastanız ex mi oldu teyze?

Yok Allah esirgesin gizim, lavaboya gideyim dedi, ya­rım saati geçti gelmedi.

Anons yapalım teyze, nedir teyzemizin soyadı?

Ananons dediğini gene yaparsın gizim, imkânın varsa Mualla’yı bi yol araşan. Ben arayacaktım da konturum yok. O beni arar diye bekledim ama onun da konturu yok zaar…

Dııııt dııııt dııııt… Buyur teyze çalıyo…

Mualla ahretliğimm nerdesin bi saat oldu gızz?

Sorma Necibe kayboldum koca binanın içinde, tersim döndü… Helaya diye çıktım, kantine gelmişim, labirentteki fareye döndüm gııı…

Ben tam labirente başladığım nokta konusunda görevli­den yol tarifi alacaktım ki kardeşim aradı.

Abi biz bulduk polikliniği, sıra bekliyoruz.

Aldığım ayrıntılı yol tarifine uyaraktan buldum bizimki­leri… Doktor hanım epey bir muayene etti. Yüreğimize su serptikten sonra, ağrılar daha dayanılmaz hale gelmeden ameliyat olmasında fayda var cümlesini de serptiği suyun üzerine ekledi.

Annem, 10 yıl önce iki dizinden birden ameliyat olmuş­tu. Torunu Yiğit o zaman iki buçuk yaşında, annem ameli­yattan sonra taburcu olup eve geldiğimizde, anne bol bol yürümen lazım demişiz, bunu duyan Yiğit babaannesini gezdirmeyi görev edinmişti. Tutup babaannesinin elinden az mı gezdirmişti.

Ameliyata girerken ki an gözümün önüne geldi.

– Buradayım anne, bak tam buradayım… Tam burada bekliyorum seni…

Ameliyattan çıktıktan sonraki ilk birkaç saat ömrümden ömür gitmişti.

“Sen gidersen biz de kayar gideriz annem, bir yol olmaz sonra bizden… Bak ben bile kadayıfa döndüm, kırkıma geldim…” gözümün yaşının sözleri…

Hani dileklerimi gül ağacına asıp Hızır aleyhisselamı beklemiştim ya yıllardır. Benim Hızır’ım sensin anne… Doğdum günden beri hem de…

Babalık öğrenilebilen bir olguyken, annelik tamamen ilahi bir hediye…

Bizimkiler alışveriş için çıktıklarında bir iki saatliğine yeğenim Efe’yi bana emanet etmişti.

Bildiğin küçük bir adam… Boyutları sayesinde her yere girip, çıkıyor. Balık gibi mübarek, elimden, kucağımdan kayıp gidiyor… Saniyelik zaman dilimlerinde başına bir iş açıyor. Aklıma küçük sandalyesine oturtup, küçük masasına da resim defteri ve boyaları önüne koyup boyama oynamak geldi. Yarım saat geçti geçmedi sıkıldı beyefendi. Kendim ineyim derken de-Jappadanak düştü mü sandalyeden? Kı­yameti koparttı. Elim ayağım birbirine dolaştı. Allahtan bizimkiler erken geldi, annesi kucağına alıp iki pışpışladı, annem de gelip sandalyeyi dövdü. Efe sustu hatta kerata gülmeye başladı. Annemin sandalyeye her al sana deyip vuruşunda kahkahalar attı.

Kırk yıl düşünsem o sandalyeyi dövmek aklıma gelmez. Bu kesinlikle tecrübe, eğitim ve annelik meselesi. Sanırım

göbek bağı kesilirken gizli, uhrevi bir annelik sözleşmesi imzalanıyor.

Çok muhteşem bir şey olmasa kimse bu eziyeti çekmez.

Elinde başka bir kalp atıyor gibi… Yanlış bir şey yapar­san bir daha atmayacak gibi… Bunun aşkla bir alakası olma­lı. Kesin…            **

Annem güveç tenceresinde yemek yaparken hep derdi;

Bak oğlum bu toprak tencere ana yüreği gibidir. Ocağın altını kapatsan da fokurdamaya devam eder, diğerleri gibi değildir. Ben ne zaman;

Annecim canım çok sıkılıyor… desem;

Canına bir pencere aç… der ve ne yapar eder canıma bir pencere açardı, canımın içi…

Zili her çalışımda;

Geldin mi oğlum? diye kapıyı açanım, kapıyı her açtı­ğında içimi ışıtanım.

Anacığım; hayta, hayırsız hatta çoğu zaman kendine bile faydasız oğlun büyüdü… Çalışmak, para kazanmak vesaire hepsi bir yere kadar… Bakma sen etrafımın kuru kalabalı­ğına, hep yalnızlığın kiridir ellerime bulaşan ve anne; çocu­ğun ellerini umut ile yıkamasıdır, aslında…

Ondandır Sertap Erener şarkısının anneler günü uyarla­ması;

“Ellerimiz büyüdü, avuçlarınızda…

Bir tek annemiz olsun, bize bir şey olmaz…”

Haa unutmadan o küçük ve büyük tansiyonlarına söyle, öyle bir inip bir çıkıp bunaltmasınlar seni…

O sürekli ağrıyan dizlerine gelince, onlar biz iki oğlunu, babamı da sayarsak üç çocuğunu bir ömür omuzunda taşı­manın yorgunu…

– İnsana rast gelesiniz evlatlarım… dersin ya hep…

Biz tanıdığımız en iyi insan denk geldik, sana anne…

Sakın gitme e mi?

Yeleğinin cebinde iki cam kalbin olduğunu unutma…

Sana bir şey olursa,

-Çıtırtt… diye bir ses duyarsan, anla ki; kırılır düşeriz, olduğun yere…