Ana sayfa Köşe Yazarlarımız MEMALİK- İ OSMANÎ’DEN TÜRK VATANINA – Köşe Yazısı

MEMALİK- İ OSMANÎ’DEN TÜRK VATANINA – Köşe Yazısı

778
0

Memalik-i Osmanî, Osmanlı memleketleri. Osmanlının hükmettiği coğrafya.Cezayir’ den Hicaz’ a,  Kırım’ dan Sudan’a, Bosna’dan Kafkasya’ya … Koca bir mülk . Akdeniz, Karadeniz birer göl hükmünde . Yelkenleri atlastan , direkleri altından bir donanma… ” Padişahım, Kızıl elmaya !” deyince her bahar sefere çıkan ” çocuklar gibi” şen bir ordu… Dillerin, dinlerin, renklerin iç içe olduğu bir dünya .

Kurucu unsur, Türkler; yöneten unsur padişah ailesi hariç devşirme yöntemi ile İslamlaştırılmış ve Türkçe öğretilmiş eski gayri Müslim Sırp , Hırvat , Rum …  nesepsiz ama yeni Müslüman. Türk ; köylü , konar- göçer, isyancı, anlayışsız hatta çoğu zaman ” eşek ” ama her zaman asker, vergi mükellefi. Resmî kayıtlar böyle demiyor belki ama devrin birçok kaynağında kayıtlar böyle .

Dar- ül harp, dar-ül İslam: Harp edilmesi gereken ülkeler ve İslam ülkeleri. İslam ülkesi , şeriatın hükmettiği ülke . Osmanlı kendini böyle tanımlıyor mu bilmem ama Müslüman olmayanlara uyguladığı vergi ve hukuk sistemi öyle diyor. Kendi içinde ve işinde örf muhkem. Şeyhülislamlar birer kapı kulu.

Milleti hakime , İslam milleti ama gel gör  ki Türkler ortada yok ya tarlada ya kışlada.Oguz’un Kayı boyundan geldiğinin ve milleti hakimenin Oğuz Türk’ ü olduğunun bilincinde değil . ” Şark, garp ve dahi cenup ile şimal”in hükümdarı.  On altıncı asırdan sonra da halife- i ruy- i zemin. Kılıcından kan damlayan Türk ortada yine yok. Yeniçeri savaşta otağ , barışta saray bekçisi. Bazen de isyan eden aslî unsura karşı tehdit.

Elhamdülillah Müslümanım, de; askere git, tarlada çift ve çubuğunla uğraş ama devlet yönetimine karışma. Millet-I hakimede de bir bilinç yok; ne olduğunun farkında değil. Ya Müslümanım ya da alevîyim diyor; hepsi bu kadar. Kavmi necip başkaları; Kürtler, Araplar, Arnavutlar … Ötekiler, gayri Müslimler Rumca, Ermenice, Süryanice… dua edip kendi hallerinde yaşamaya devam ediyor. Ta ki Balkan faciasına kadar.

Osmanlı , Anadolu’da kuruldu, serildi, bütün gücünü oradan aldı, köklerini oraya saldı ama kemale  de Rumeli’ de ulaştı. Orada imparatorluk oldu; dal budak saldı , orada köklerini unuttu ,orada yıkıldı ama cesedi ve cenazesi yine Anadolu’ya nasip oldu. Ölürken aslını  hatırladı ve küllerinden Türkiye  Cumhûriyeti doğdu.

On dokuzuncu yıl herkesin , her milletin milliyet bilincinde olduğu bir yüzyıl idi. Bu bizim imparatorluk için çok tehlikeli idi ancak önüne geçmek mümkün değildi. Önce gayri Müslimler ben Sırp’ ım, Ermeni’ yım… dediler sonra Müslümanlar ben Arap’ ım, Arnavut’ um, Kürt’ üm dediler ve yollarını ayırma gayretine düştüler .

Bizimkilere, Türklere: ” Sen Türk değil misin ?” diye sorulduğunda bizimkiler , Türkler: ” Haşa, elhamdülillah ben Müslümanım! ” diye cevap veriyor ve ne olduğunun, kim olduğunun farkında olmuyordu. Ta ki Balkan faciasına kadar.

Önce Trablusgarp hemen ardından Balkanlar. Trablusgarp elden çıkmıştı; orada halk Müslümandı ama Türk değildi, Araptı. Üzüldük belki üzülmeye fırsat bile bulamadık. Asıl felaket bizi Balkanlarda bekliyordu. Bosna, Üsküp, Selanik, Serez hatta Edirne elimizden gitmişti . Yüz yıllardır başka dil ve din mensupları ile iç içe yaşayan Türkler Türk oldukları için doğranmaya , öldürülmeye başlanmıştı. Türk demek müslüman demekti.Müslüman oldukları için öldürülüyorlardı ancak diğer Müslümanlar da öldürülen Müslüman Türklerin başına onları öldürenlerin ağa babaları ile çorap örmeye çalışıyorlardı .

Kıyım büyüktü ; analar , babalar, nineler, dedeler torunlar ; yaşlı ve genç, çoluk çocuk herkes doğranıyordu. Yollar göç kervanları ile dolu idi. ” Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen” gitmiştik ancak milyonlarca doğrandık ve bir o kadar da göç yollarına döküldük .  Hangi yoldan gittiğimizi biliyorduk ama hangi yolu kullanarak döneceğimizi bilmiyorduk. Sırp, Bulgar, Hırvat, Yunan ; hangi kasabın eline düşeceğimizi de  bilmiyorduk. Ve Rumeli’yi kaybettik.

Sadece nal seslerimizden  ve kılıç şakırtılarımızdan bir hatıra mı bıraktık altı yüz yıldır yaşadığımız topraklarda? Camiler, türbeler, tekkeler, mezarlar, türküler, masallar, ; dağ, dere, tepe köy isimleri; ağzı emzikli bebeler, ak duvaklı gelinler, beli bükük nineler, ak saçlı dedeler… Koca bir Rumeli ve tarih. Artık atlarımızı Tuna’dan sulayamayacagız, Murat Hüdavendigar’ ın türbesi yalnız kalacak, Mostar Köprüsünden geçemeyeceğiz, Serez çarşısı bizimle şenlenemeyecek…

İstanbul, İzmir, Bursa… Anadolu’ nun birçok yeri Rumeli’nden gelen yaralı analarla doldu.Maddî vatan orada kaldı ama manevî vatan yüreklerinde idi. Her yürek bir parçasını taşıyordu Rumeli’nin. ” Eğil dağlar eğil, üstünden aşam ” diyerek üzerinden aşarak geldikleri dağlar  ve yeni vatanları Anadolu.

Vatan artık bir kolunu Meşhet’ten diğer kolunu Hicaz’dan uzatmıyordu.  Yemen’e gidenin arkasından ağıtlar yakılan ,  “hey on beşli on beşli” diyerek  on beş yaşından itibaren askere alınan ve akıbetinin ne olacağının bilinmeyen bir vatan parçası onları misafir ediyordu.Kolunu her taraftan uzatan memalik-i Osmanînin her tarafına giden  ve her tarafından gelenler şunu görmüşlerdi: Dili diline, dini dinine uyan kendilerinden başka kimse yoktu.

Balkanlardan yediğimiz tokattan sonra ” Biz kimiz?” ve ” Vatanımız neresi ?” sorularını sormaya başladık . Bu soruların cevapları Osmanlı ve memalik -i Osmanî sözlerinin anlamlarının değişmeye  başladığını gösterdi . Dilimiz ” lisan- ı Osmanî” den lisan- ı Türkî’ ye, Türk diline; vatanımız , memalik -î Osmanîden Türk  vatanına, milliyetimiz Osmanlıdan  Türk’ e dönmeye başladı.

Türkiye, Türklerin vatanı. Bu adı Batılılar vermişti bu topraklara. Türk yaşıyor , Türkçe konuşuyor ama kendisi Türkiye demiyor, Türk diyemiyor ; memalik- i Osmanî ve Osmanlı. Balkanlarda yediğimiz tokat aklımızı başımıza getirdi : Adımız Türk, vatanımız Türk vatanı oldu.

Altı yüz yıllık bir vatan parçasını kaybettik; eksik de olsa yaralı da olsa bir bilinç kazandık  . Rumeli ,  türkülerde kaldı.

“Alişimin kaşları kare  / Sen açtın sineme yare / Bulamadım derdime çare  /Görmedim hiç ah civan / Alişimi Tuna boyunda”…