DOLAR 8,66870.04%
EURO 10,18280.16%
ALTIN 491,560,01
BITCOIN 370205-9,76%
Ankara
25°

PARÇALI AZ BULUTLU

05:17

İMSAK'A KALAN SÜRE

SESSİZ YAŞADIM; KİM BENİ NEREDEN BİLECEK – Köşe Yazısı

ABONE OL
18 Mart 2017 13:40
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tek rengin adamı idi; Allah hangi boya ile boyadı ise  o boya ile yaşadı ve o boya ile öldü.

Babası bir medrese hocası idi; o, medreseden hiç hoşlanmadı hatta zorunlu olmadıkça oraya ayak basmadı.

İttihatçılar ile fikren anlaşması mümkün değildi ama vatan için onlarla omuz omuza çalıştı ; Teşkilat-ı  Mahsusa görevlisi olarak Arap çöllerinde dolaştı, Berlin’e gitti.

Kuvayı Milliyeciler ile de fikren uyuşmuyordu ama onlarla da omuz omuza verdi. Bir gün evine subaya benzeyen genç bir adam bir not getirdi, notu okudu, hiç düşünmeden Anadolu’ya geçti. Cami cami dolaşıp halkı Ankara’nın yanında olmaya davet etti.

Yeni kurulan ülkenin İstiklâl Marşı’nı yazdı; kendisi aldığı borç paralar ile geçinirken bu yarışmadan hak ettiği parayı almadı. Allah bir daha bu millete böyle bir marş yazdırmasın dedi.

Nasrullah  Camisinde yaptığı konuşma çoğaltıldı ve istiklâl mücadelesi veren millet evlatlarının ruhuna gıda oldu.

Kuran çevirisi görevi kendine verildi; gönülsüz de olsa kabul etti. Kahire’ye gitti hem hocalık yaptı hem Arapçasını ilerletti . çeviriyi yaptı ama teslim etmedi.

O, asrın icabına uyan bir din istiyordu; Kuran ölülere okunmak yahut mevlitlerde dillendirilmek için gelen bir Kuran’ın gerekeni yapacağına inanmıyordu. Dünyanın öküzün boynunda olduğunu söyleyen din adamına en şiddetli eleştirisini yapıyordu. Cehaleti din diye yutturanlara tahammül edemiyordu.

Yerliydi, millî idi ancak Divan şiirini ve tasavvufu sevmiyordu. Divan şiiri onun için İran’dan bize geçmiş  tiksinti uyandıracak bir şiirdi ve İstanbul’daki tabakhane gibi bir şeydi. “ Türk’e sürdüler tasavvuf denen lekeyi …” diye başlayan dizelerinde tasvvufu yerden yere vuruyor ve Türk’ün fetihçi ruhuna vurulmuş bir pranga olarak görüyordu.

Kahvehaneler onun gözünde birer miskinlik yuvası idi.Tekke ve dergahlar bedava geçinme merkezleri idi.Yıkılan hanelerin ,boşanan ailelerin, küçük yaşlarında sırtlarında geçim için küfe taşıyan çocukların… sebebi de buralar idi.

İslam memleketleri harabe , batı memleketleri mamur idi; şiirlerinde bu hakikâtı tasvir etti ve bunun nedenleri üzerinde durdu. Bunun önüne nasıl geçilebileceğine dair reçeteler yazdı: Akıl,Bilim ve çalışmayı kılavuz olarak gösterdi.

Babası bir medrese hocası idi ancak kendisi zamanın modern mekteplerinde okudu; önce mülkiyeye gitti sonra hayat onu baytar mektebine götürdü ve oradan birincilikle çıktı. Medrese hocasının oğlu Fransızca öğrenip naturalistleri okuyor ve Batı’yı ana kaynaklarından  tanıyordu.

Batı’yı ana kaynaklarından okuyan Akif, Batının sadece ilminin peşinde idi ; “zangoçluğa” yani kilise bekçiliğine hiç özenmiyordu, özenenleri şiddetle eleştiriyor hatta aşağılıyordu. Batı onun için “tek dişi kalmış bir canavar” idi ve İslam âleminin kurtuluşu bu dişin sökülmesine bağlı idi. Bu diş nasıl olursa olsun sökülmeliydi.

İslamcı idi; Tevfik Fikret, Ziya Gökalp onun fikrî hasımları idi. Fikret , Batıcı idi; o kadar batıcı idi ki hem Türk hem de İslam tarihine açık açık küfrediyordu. Akif , bana etse kızmam ama dinime ve milliyetime küfrediyor diye onu zangoçlukla suçladı ve onu eleştiren şiirler yazdı. Fikret’in sembol gençliği “Haluk”un karşısına “ Asım’ın Nesli”ni çıkardı. Haluk , önce papaz ,sonra baş papaz oldu, Asım’ın Nesli , Çanakkale’de destanlar yazdı. Fikret: “Vatanım ruyi zemin ,milletim nevi beşer.” diyerek sınır tanımayan bir ülke ve milliyetsizliği savunurken o, sıkı sıkıya İslam ve Türk’e sarıldı.

Gökalp, Türk-İslam diyordu ; Akif, İslam.İkisi de bir hayalin peşinde idi ve devrin şartlarına göre gerçekleşmesi mümkün olmayan birer hayalin peşinde .Akif, ideallerinin paramparça olduğunu Birinci Dünya Savaşı’nda yaşayarak gördü; İslam olanlar Türk’ü  terk etmişti. Türklerin birleşmesi de mümkün değildi çünkü en bilinçli Türk dünyası da işgal edilmiş ve bütün diğer Türklerin umudu yok olmuştu. Aslında diğer Türkler gibi Anadolu Türklerinde de bir Türklük bilinci yoktu; bazı aydınlar ve askerler hariç.Gökalp, sonunda “ Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” çizgisine gelirken Akif, “kahraman ırkıma bir gül…” diyerek en çok eleştirdiği bir düşüncenin kavramlarını kullanmaya başlamıştı. Akif, Ankara’da kurtuluş için mücadele ederken Gökalp, fikirlerinden ve eylemlerinden dolayı İngilizlerce tutuklanıp Malata’ya sürgüne gönderilmişti.Gökalp, serbest kalınca Ankara’ya geldi; Akif , büyük bir hayal kırıklığı ile Mısır’a gitti.Gökalp, Akif’i medreseleri ıslah kurulu yönetimine teklif etti , Akif bütün karşı görüşlere rağmen bunu kabul etti ancak Anadolu hareketini desteklediği için Saray onu bu görevinden uzaklaştırdı. Akif, Balıkesir bölgesi yerli kurtuluş hareketlerini desteklemeye gidince çaresizliklerini dile getiren halka : “ Burada Türk Ocakları yok mu?  Teşkilatlanmak için orada toplanın.” diyordu.

Verilen görevi  Elmalı Hamdi Yazır’ın ısrarı ile kabul etti  ama Ankara’ya kırgındı, küskündü; Mısır’a gitti. Durmadan çalıştı ancak bir gün hastalandı. Tedavi gördü. İyileşmiyordu. Yaban ellerde ölüp kalacağı korkusu ile Türkiye’ye döndü. Ve Hakk’ın rahmetine kavuştu.

“SESSİZ YAŞADIM KİM NEREDEN BİLECEK?” diyordu; cenazesi bir anda üniversite gençliğinin omuzlarında büyük bir kalabalık tarafından kaldırıldı.Sessiz yaşadı ama onu kimse unutmadı .Düşüncelerine karşı çıkanlar bile bir Mehmet Akif Ersoy gerçeğinin her zaman farkında oldu.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.